top of page

Hristiyanlıkta Teslis İznik'te mi İcat Edildi? Hristiyanlıkta Üçlübirlik İznik Konsilinde mi Çıktı?

  • 17 Ağu
  • 4 dakikada okunur

Soruyu soran kişi: "Hristiyanlıkta Teslis İznik'te mi İcat Edildi? Hristiyanlıkta Üçlübirlik İznik Konsilinde mi Çıktı?"


Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz.


Hristiyanlıkta Teslis İznik'te mi İcat Edildi? Hristiyanlıkta Üçlübirlik İznik Konsilinde mi Çıktı?

Türkiye'de dinler tarihi programlarında, youtube'da gördüyseniz veya sokakta Hristiyanlık üzerine biraz sohbet ettiyseniz, er ya da geç o meşhur iddiayla karşılaşırsınız:

"Teslis (Üçleme) aslında ilk Hristiyanlarda yoktu. MS 325'te İznik Konsili'nde, İmparator Konstantin'in siyasi baskısıyla Ariusçuluk ezildi ve bu inanç uyduruldu. Arius gerçek Hristiyandı."

Komik olan şey, bunu söyleyenlerin ve ateşli savunanların hayatında bir kez bile eline İncil'i almamış olması ama kulaktan kulağa duyduğu bu şeyi ölümüne savunması.


Güçlü bir imparator, kapalı kapılar ardında alınan kararlar ve kılıç zoruyla susturulan muhalifler. Off, ne hikaye ama?

Evet, oldukça heyecan verici bir senaryo. Ancak tarihi gerçekler ve Hristiyan ilahiyatı gerçekleri bambaşka bir tablo çiziyor.


Teslis Bir Anda Ortaya Çıkan Bir Fikir miydi?


Teslis / Üçlübirlik (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un tek bir Tanrı olması) inancının İznik'te bir anda, gökten düşmüş gibi ortaya çıktığı düşüncesidir.


İznik'ten çok önce, 1. ve 2. yüzyılda Antakyalı İgnatius ve İrenaeus gibi kilise babaları İsa'dan açıkça "Allah'ımız" diye bahsetmişlerdir. Yuhanna'nın girişindeki *Söz Tanrı'ydı..." ifadesi, bu inancın çekirdeğidir.

"Ama erken dönem yazarlar Oğul'un Baba'ya tabi olduğunu söylüyordu" diyenler olabilir. Burada kritik bir nüans var: Erken kilise babaları çoğunlukla Tanrı'nın kurtuluş planındaki işleyişinden ve rollerinden bahsediyordu. Oğul'un beden alıp yeryüzüne inmesi ve Baba'nın iradesine boyun eğmesi, onun özde aşağılık olduğu anlamına gelmez. İznik'te sınırları çizilen şey Ontolojik Üçleme konusuydu. (Tanrı'nın özü konusu.)

İznik hiyerarşiyi yıkmamış, yanlış anlaşılan bu hiyerarşinin sınırlarını (özde eşitlik) belirlemiştir.


"Ama İncil'de 'Teslis' kelimesi geçmiyor!" argümanı da sıklıkla önümüze sürülür.

Bu doğru, geçmiyor. Tıpkı "yerçekimi" kelimesinin, elmayı yere düşüren kuvveti tanımlamak için sonradan üretilmesi gibi.

İncil'de zaten var olan ve deneyimlenen Tanrı inancını isimlendirmek için bu kelime kullanılmıştır. Nitekim "Üçleme" (Trinitas) kelimesini ilk kullanan kişi İznik'ten 125 yıl önce yaşamış Kartacalı Tertullian'dır. İznik yeni bir din icat etmedi. Sadece zaten inanılan bir şeyin dilbilgisini bildirdi.


Konstantin ve Psikoposlar


Gelelim İmparator Konstantin meselesine.

İddiaya göre imparator kılıcını masaya vurdu ve piskoposlara bu doktrini zorla kabul ettirdi.


Bu noktada dönemin şartlarını bilmek şart. Konstantin ilahiyatçı falan değildi, o akıllı bir siyasetçiydi. Asıl derdi imparatorlukta teolojik tartışmalar yüzünden çıkan toplumsal huzursuzluğu bitirmekti. Hangi tarafın kazanacağı umrunda bile değildi. Tek istediği ortak bir karara varılıp kavganın bitmesiydi.


Dahası, psikoposların sadece siyasi baskıdan dolayı boyun eğdiği argümanı, psikolojik olarak son derece zayıftır. Konsile katılan psikoposların çoğu (örneğin Mısırlı Paphnutius), Konstantin'den hemen önceki Diocletianus'un korkunç Hristiyan katliamlarından sağ kurtulmuş iman tanıklarıydı.


Birçoğunun gözleri oyulmuş, elleri kesilmiş veya vücutları dağlanmıştı.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: İşkenceye, aslanlara atılmaya ve ölüme boyun eğmeyip inancından dönmeyen bu adamlar, sırf Konstantin rahatsız olmasın diye inançlarının en temel parçasını değiştirir miydi?

Peki, konsilde neden İncil'de geçmeyen felsefi bir terim olan "Homoousios" (aynı özden) kelimesi kullanıldı? Çünkü Arius taraftarları, Kutsal Kitap'taki her ayeti kendi felsefelerine göre esnetip yeniden yorumluyorlardı. Ortodoks kanat, İncil'deki Tanrı tasavvurunu korumak için onların hiçbir şekilde kaçamayacağı felsefi bir kilit kelimeyi kullanmak zorunda kaldı. Konsil sonrasında doğulu bazı piskoposların karardan dönmesinin sebebi de Arius'a hak vermeleri değil, bu felsefi kelimenin Sabellianizm'e (Baba ve Oğul'un tamamen aynı kişi olması sapkınlığına) kapı aralayabileceği korkusuydu. (Bu korku daha sonra Kapadokyalı Kilise Babalarının formülleriyle giderildi.)


Arius Neden Bastırıldı?


Arius özetle, "İsa Tanrı değildir, yaratılmış ilk ve en yüce varlıktır." diyordu. Yunan felsefesindeki "Etkilenmez/Acı çekmez Tanrı" fikrine çok uygun olan bu yaklaşım, özellikle İslami arka plandan gelenlere de çok mantıklı gelebilir. Ancak Hristiyanlık için bu, inancın temeline dinamit koymaktı.


İskenderiyeli Athanasius gibi ilahiyatçılar bu öğretiye iki büyük argümanla karşı çıktı:


Birincisi, putperestlik sorunu.


Ariusçular İsa'yı "en yüce yaratık" olarak görüyor ama aynı zamanda ona dua edip tapınıyorlardı. Athanasius haklı olarak sordu: "Eğer İsa yaratılmış bir varlıksa, ona tapınmak putperestliktir!"


İkincisi ve en kritiği, kurtuluşun doğası.


Hristiyan inancına göre insanlığı günahın esaretinden ancak Yaratıcı'nın kendisi kurtarabilir.


Yaratılmış hiçbir varlık (ne kadar yüce olursa olsun), bir başka yaratılmış varlığı ontolojik olarak iyileştiremez, o sonsuz bedeli ödeyemezdi.

Tanrı kelamı insan oldu ki, insan tanrısal yaşama katılabilsin. Köprü kurucunun her iki tarafa da (tam Tanrı ve tam insan) kusursuzca sahip olması gerekirdi. Eğer İsa sadece yaratılmış bir yaratıksa, çarmıhtaki kurtuluş koca bir sıfırdı.


Arius'un "Peki Tanrı acı çeker mi?" felsefi itirazı Kristoloji (İki Doğa) ile cevaplanır. Mutlak Tanrı ilahi doğasında acı çekmez. İsa, insani doğası aracılığıyla acı çekmiş ve ölmüştür. Kısacası Ariusçuluğun reddedilmesi siyasi bir baskı değil, inancın kalbini (kurtuluşu) koruma refleksiydi.


İznik'ten Sonra Neler Oldu? (Bilinmeyen Gerçek)


İşin belki de en ironik tarafı şudur: Eğer İznik Konsili sırf Konstantin'in baskısıyla alınan kalıcı bir karar olsaydı, Ariusçuluğun o gün tarihe gömülmesi gerekirdi. Ne var ki tam tersi oldu.


Konstantin hayatının sonlarına doğru Ariusçulara sempati duymaya başladı. Hatta onu ölüm döşeğinde vaftiz eden kişi bir Arius taraftarıydı.


İznik'ten sonraki 50 yıl boyunca (özellikle II. Constantius ve Valens dönemlerinde) Roma'nın siyasi ve askeri gücü Ariusçuların elindeydi. İznik'in sadık savunucusu Athanasius, imparatorlar tarafından tam beş kez sürgüne gönderildi.


Eğer İznik inancı tabanda karşılığı olmayan yapay bir saray kararı olsaydı, on yıllar süren bu devlet baskısı altında tamamen yok olurdu. Ancak manastır hareketleri, Kapadokyalı Babalar'ın etkili vaazları ve bilhassa sıradan halkın bu inanca sahip çıkması sayesinde Teslis (Üçlübirlik) direndi. Yıllar sonra İmparator Theodosius (380 tarihli fermanıyla) devlet gücüyle Teslis'i pekiştirdiğinde, aslında Hristiyan dünyasına yeni bir inanç dayatmıyordu. Zaten teolojik ve taban savaşını kazanmış olan tarafı devletin resmi pozisyonu haline getiriyordu.


Peki Ya Kutsal Ruh?


Bazıları, (Hadi sokaktaki birinin bunları duyup tekrarlaması tamam da, Youtube'a Haber Türklere çıkan kişilerin demesine bir şey diyemiyorum:)

"İznik'te Kutsal Ruh'tan pek bahsedilmedi, demek ki o henüz icat edilmemişti." diyerek işi basite indirgeyip çok şey biliyormuş gibi konuşur. Fakat kilise konsillerinin işleyiş mantığını gözden kaçırılıyorlar.


Konsiller reaktiftir, yani olaylara tepkisel çalışırlar. Ortada bir kriz yoksa, durduk yere toplanıp baştan sona bir ilahiyat kitabı yazmazlar.


İznik, Arius'un Oğul hakkındaki iddiaları yüzünden toplanmıştı. Kutsal Ruh o günlerde bir tartışma (ihtilaf) konusu değildi.


Hristiyanlar zaten 1. yüzyıldan beri İsa Mesih'in "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz edin." (Matta 28:19) buyruğunu uyguluyor, dualarını üçlü isimle bitiriyorlardı.


Ne zaman ki İznik'ten yıllar sonra Pneumatomachi (Ruh'a karşı savaşanlar) diye bir grup çıkıp "Kutsal Ruh sadece bir enerjidir." demeye başladı, kilise 381 Konstantinopolis Konsili'nde Kutsal Ruh'un tam tanrısallığını mecburen yazıya döktü. Yani 381'de inanç icat edilmedi, zaten var olan ibadet pratiği resmi bir teolojik dogmayla bildirildi.


Özetle, "İznik'te uydurulan din" söylemi popüler kültürde çok satan, dilden dile dolaşan ama tarihsel gerçeklikte karşılığı olmayan bir söylemdir.


Hristiyan inancına göre İznik Konsili, Hristiyanlığın baştan yazıldığı bir gizli toplantı değil, İncil'den beri süregelen inancın bozmaya çalışanlara karşı resmi olarak tanımlandığı bir savunma hattıdır.

Tarih, olayları saçmalıklara indirgediğimizde değil, o dönemin şartlarını, insanların neye, neden ve ne uğruna inandığını anlamaya çalıştığımızda çok daha net ve etkileyici bir hal alır.

bottom of page