Arama sonuçları
Bu sitede ara
Boş arama ile 90 sonuç bulundu
- Hristiyanlıkta Astrolojinin Yeri Nedir?
Soruyu soran kişi: "Hristiyanlıkta astrolojinin yeri nedir? Kutsal Ruh aracılığıyla geleceği öngörmek mümkün mü? Bazen falcılar da geleceği öngörebiliyorlar ama nasıl? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Bizim buralarda kahveyi içip fincanı kapatmamak bazen neredeyse ayıptır. "Neyse halim, çıksın falım. Fala inanma ama falsız da kalma" denir. Sohbetin en tatlı, en koyu anlarında o telvelerin içinde bir umut ışığı aranır. Sabah uyanır uyanmaz telefondan günlük burç yorumlarına göz atmak ya da favori astroloğu Youtube'dan dinlemek de cabası. Çoğumuza göre bunlar son derece zararsız, küçük, tatlı eğlenceler. Bazen de falcıların olayları bildiği oluyor. Hristiyan inancı bu işe ne diyor? Kutsal Kitap'a baktığımızda kahinlik, astroloji veya falcılık gerçekten masum birer pratik mi, yoksa uzak durulması gereken tehlikeli sular mı? Gökyüzünü Okumak Bilim mi, Modern Putperestlik mi? Astroloji ve falcılığın Hristiyanlıktaki yeri nedir? Kısa ve net cevap: Günah ve yasaktır. Hristiyanlık, insanların geleceği yıldızlarda, kahve telvesinde veya tarot kartlarında aramasını kesin bir dille reddeder. Neden mi? Çünkü bu eylemler, insanın odağını ve güvenini Tanrı'nın takdirinden koparıp yaratılmış nesnelere ve ruhlara (cinlere) kaydırır. Burada hemen akla şu savunma gelebilir: "Ama astroloji bir bilim! İşin içinde matematiksel hesaplar, gezegen dizilimleri var. Tıpkı astronomi veya meteoroloji gibi!" İşte Hristiyan ilahiyatı tam da bu noktada ontolojik, yani varoluşsal, kalın bir çizgi çeker. Astronomi veya meteoroloji, Tanrı'nın yarattığı fiziksel kanunları (basınç, nem, gökcisimlerinin yörüngesi) inceler. Astroloji ise, yaratılmış olan bu cansız gökcisimlerine "insan ruhunu, karakterini ve kaderini belirleme/yönlendirme" gibi ilahi bir vasıf yükler. Mars'ın konumunun aşk hayatınızı etkilediğini düşünmek bilimsel bir gerçeklik değil, ruhsal bir varsayımdır. Evren, kendi kendine konuşan ruhsal bir mekanizma değildir. Tanrı'nın eseridir. "Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin." (Romalılar 1:25) İnsan, yaratılmış nesneler üzerinden dolaylı mesajlar aramak yerine, duayla ve Kutsal Ruh aracılığıyla doğrudan Yaratıcı'nın kendisiyle ilişki kurmaya çağrılır. "Ama Bunlar Sadece Araç!" Savunması Bazen de "Tarot kartının veya kahve telvesinin kendi başına bir tanrı olmadığını biliyorum, bunlar sadece birer yansıtıcı araç" argümanını duyarız. Nerden yansıtıyor? Kutsal Kitap (Yasa'nın Tekrarı 18:10-12) falcılığı ve kehaneti yasaklarken meselenin kullanılan objede (taş, kart, kemik) olmadığını vurgular. Asıl sorun insanın, Tanrı'nın vahyi dışında gizli bilgilere ulaşma çabasıdır. Bilgelik ve yönlendirme, sezgileri tetikleyen veya cinlerden duymaya yardım eden nesnelerden değil, Kutsal Kitap'tan ve doğrudan Tanrı'dan istenir. Peki Hristiyanlıkta Kutsal Ruh'un yönlendirmesi veya "peygamberlik" (Tanrı'nın sözünü iletme) armağanı yok mu? Elbette var. Ancak Kutsal Ruh, meraktan veya egomuzu tatmin etmek için bozuk para atıp çalıştırdığımız bir fal makinesi değildir. Falcılıkta kontrol insandadır. Bu, insanın kibrine ve her şeyi kontrol etme arzusuna hizmet eder. Kutsal Ruh'un esini ise kiliseyi cesaretlendirmek, Tanrı'nın iradesini açıklamak ve insanı ruhsal olgunluğa çağırmak içindir. Burada inisiyatif tamamen Yaratıcı'nın kendisindedir. "Kadın Hayatımdaki Her Şeyi Bildi!" – Peki Nasıl? Gelelim en can alıcı noktaya. Madem bu işlerin aslı astarı yok, falcılar nasıl oluyor da nokta atışı tahminler yapabiliyor? "Kadın resmen eski sevgilimin adının baş harfini verdi!" dediğinizi duyar gibiyim. Olayı sadece Carl Jung'un "kolektif bilinçdışı" veya senkronisite gibi kavramlarıyla tarafsız bir ortak bilinç ağına bağlamak, Hristiyanlığın ruhsal alem anlayışıyla pek örtüşmez. Bunun iki temel açıklaması vardır: 1. Soğuk Okuma: Birçok falcı insan psikolojisini mükemmel okur. Beden dilinizi, mimiklerinizi anlık olarak analiz eder, genel geçer doğruları size özelmiş gibi ambalajlayıp sunarlar. 2. Karanlık Ruhsal Etkiler: Hristiyan inancına göre ruhsal alem tarafsız değildir. Melekler kadar düşmüş ruhlar (cinler) de aktiftir. Bu karanlık güçler geçmişi ve insan doğasını çok iyi bilir, zaaflarımızı yüzyıllardır izlerler. İncil'de (Elçilerin İşleri 16:16-18) geleceği bilme yeteneği, yani falcılık ruhu olan bir köle kızdan bahsedilir. Kızın söyledikleri harfi harfine doğru çıkmasına rağmen Elçi Pavlus, bunun Kutsal Ruh'tan gelmeyen aldatıcı bir ruhsal bağ olduğunu teşhis etmiştir. Yani bir bilginin doğru çıkması, o kaynağın kutsal veya güvenli olduğunu asla kanıtlamaz. Medyuma fısıldanan o şaşırtıcı detayların aslında tek bir amacı vardır: İnsanı Tanrı'ya güvenmekten uzaklaştırmak. Karşıt bir argüman olarak, "Ama benim gittiğim medyum çok iyi niyetli, üstelik dualar da okuyor." diyebilirsiniz. Zehirli bir yemeğin üzerine pudra şekeri serpmek onu zararsız yapmaz. Kutsal Kitap şeytanın da "ışık meleği" kılığına girebileceğini söyler. "Buna şaşmamalı. Şeytan da kendisine ışık meleği süsü verir. Ona hizmet edenlerin de kendilerine doğruluğun hizmetkârları süsü vermesi şaşırtıcı değildir. Onların sonu yaptıklarına göre olacaktır." (2. Korintliler 11:14-15) Şeytanlar, düşmüş melekler veya cinler geleceği göremezler. Ancak insanlık tarihini binlerce yıldır gözlemleyen, insan doğasını çok iyi tanıyan son derece zeki ruhsal varlıklardır. Mevcut koşulları bir satranç ustası gibi analiz ederek çok yüksek ihtimalli ve kusursuz görünen tahminlerde bulunabilirler. Karanlık ruhsal güçler, falcı aracılığıyla söylenen şeyin gerçekleşmesi için bazen olayların gidişatını veya kişilerin zihinlerini o yöne doğru itebilir. Bu durum geleceği bilmek değil, geleceği söylenen yalana göre kurgulamaya çalışmaktır. "Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır." (Efesliler 6:12) Yani onlar da organize çalışmaktadırlar. İncil'deki Müneccimler Ne Olacak? Tam bu noktada İncil'i okuyanların aklına hemen Matta 2 bölümü gelir. İsa'nın doğumuna şahit olan, yıldızları takip edip gelen müneccimler. Bu durum astrolojinin onaylanması demek değil mi? Hristiyan din bilginlerine göre bu konu teolojik olarak son derece nettir. Tanrı, astrologları onayladığı için değil, lütfunun ve merhametinin sınır tanımadığını göstermek için o pagan bilgeleri kendi anladıkları dilden (yıldızlar aracılığıyla) çağırmıştır. O özel yıldız müneccimleri astrolojik çalışmalarına devam etmeleri için yönlendirmedi. Amaç, Söz'ün Beden Almış Hali'ne (İsa'ya) tapınmalarıydı. Nitekim onlar yıldızı okumaya devam etmediler, yıldızın işaret ettiği kişiye secde ettiler. Bu olay astrolojinin meşrulaştırılması değil, Tanrı'nın kendisini arayanları karanlıktan çıkarıp aydınlığa getirmesinin sembolüdür. Aşağıdaki ayeti de şöyle düşünebilirsiniz, İsa'yı tanıdıktan sonra değeri ne olursa olsun ezoterik malzemeleri çöpe atmalıyız. "Büyücülükle uğraşmış bir sürü kişi de kitaplarını toplayıp herkesin önünde yaktılar. Kitapların değerini hesapladıklarında toplam elli bin gümüş tuttuğunu gördüler." (Elçilerin İşleri 19:19) Belirsizliğe Tahammül mü, Tanrı'ya Güven mi? Bazıları da astrolojik okumaların kibrin değil, bir tür yüzleşme ve bilinçli teslimiyetin yolu olduğu savunulur. Ancak Hristiyanlık teslimiyet kavramını tamamen farklı tanımlar. Olası zorlukları önceden görmeye çalışmak, evrensel akışa teslimiyet değildir. Tam tersine belirsizliğe katlanamama halidir. Hayat üzerinde zihinsel bir kontrol sağlama illüzyonudur. Hristiyanlıkta iman, geleceğin haritasını önceden bilmek demek değildir. İman, karanlık bir vadiden geçerken bile o haritayı elinde tutan Tanrı'ya güvenmektir. (İbraniler 11:1) , İsa Mesih'in Getsemani bahçesindeki "Benim değil, senin isteğin olsun" duası, geleceği okuyarak değil, Baba'nın karakterine mutlak bir güven duyarak yapılan gerçek teslimiyetin ta kendisidir. Sonuç olarak Hristiyanlık, evrensel sembolleri okuyup yaratılışın ardındaki sistem mimarına saygı duymaya çalışmaktan ziyade insanla doğrudan konuşmak isteyen, sevgi dolu, kişisel bir Babaya işaret eder. Geleceği bilme takıntısını bırakıp hayatın direksiyonunu yıldızlara veya kahinlere değil, sevgi dolu bir Yaratıcı'nın ellerine bırakmak insana gerçek bir ruhsal özgürlük sunar.
- Hristiyanlıktaki Peygamberlerle İslam'daki Peygamberler Aynı mı?
Soruyu soran kişi: "Hristiyanlıktaki Peygamberlerle İslam'daki Peygamberler Aynı mı? Yahudilik ve İslam gibi dinlerde Hristiyanlık inancındaki peygamberlerin olması nasıl açıklanıyor?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Türkiye’de doğup büyüyen hemen herkesin aşina olduğu o tanıdık cümleyle başlayalım: "Zaten hepimiz aynı peygamberlere inanıyoruz." İbrahim, Musa, Davut, İsa... İsimler tanıdık, hikayelerin bir kısmı çok benzer. Haliyle dışarıdan bakıldığında hepsi tek bir zincirin halkaları gibi duruyor. Peki ama Hristiyanlık bu duruma kendi penceresinden nasıl bakıyor? Neden hem kendinden önceki Yahudilikte hem de 600 yıl sonra ortaya çıkan İslam'da bu kadar çok ortak isim var? Ve daha da önemlisi, bu inanç sistemlerinin birbirlerine yönelttiği ağır teolojik eleştirilere Hristiyanlık nasıl cevap veriyor? Kökler, Ağaç ve Beklentiler (Yahudilik) Hristiyan bakış açısına göre Yahudilik bir başka din veya rakip değildir. O, köklerin ta kendisidir. Bu cümleyle birlikte taşa tutmadan önce konuyu iyi kavrayalım. Hristiyanlar, Eski Antlaşma'yı (Tevrat ve Zebur) Tanrı'nın insanlıkla kurduğu iletişimin ilk adımı ve Yeni Antlaşma'nın gölgesi olarak kabul eder. Hristiyanlar günümüzde hala Tevrat ve Zebur okurlar, çünkü RAB'bin Sözleri asla değiştirilemez. Ezelden ebede sonsuzdur. Hiçbir insan buna güç yettiremez. RAB de buna izin vermez. Nitekim vermemiştir de. Bu metinlerdeki Musa, Yeşaya veya Yeremya gibi peygamberler aslında bir hazırlık aşamasıdır ve asıl görevleri kurtuluşu getirecek Mesih'i müjdelemektir. Yani Hristiyanlar için Yahudilikteki peygamberlerin varlığı bir tesadüf değil, teolojik bir zorunluluktur. Tohum toprağa atılmış, filizlenmiş ve İsa Mesih'in gelişiyle ağaç meyvesini vermiştir. Hristiyanlara göre burada bir kopukluk yoktur. hikaye aynıdır, sadece tamamlanmıştır. Ancak tam bu noktada Yahudi teolojisinin o haklı görünen itirazı yükselir: "İyi de bizim beklediğimiz Mesih profili karşılanmadı!" Hristiyanlık, Kutsal Kitap'ın bütüncül bir okumasıyla bu beklenti sorununa cevap verir. Hristiyan teolojisine göre Eski Antlaşma zaten tek bir değil, iki farklı Mesih profili çizer. Biri Yeşaya 53'te anlatılan acı çeken ve reddedilen hizmetkar, diğeri ise zaferle gelen kraldır. Hristiyanlık, İsa'nın ilk gelişinde bu acı çeken hizmetkar rolünü üstlenip insanlığın en temel problemi olan günah sorununu çözdüğünü, beklenen o devasa barışın ise İkinci Geliş'e bırakıldığını savunur. Zaten İsa, "Benim krallığım bu dünyadan değildir" diyerek Yahudilerin beklediği askeri ve politikacı figürü baştan reddetmiştir. Tanrı'nın planı önce insanların içsel dünyasında ruhsal bir krallık kurmaktır. Fiziksel değişim ancak bunun sonucu olabilir. Üstelik İsa, Yasa'yı (Şeriat) iptal etmemiş, bizzat kusursuzca yaşayarak tamamlamıştır. Yahudilerin beklediği Üçüncü Tapınak inşa edilmemiştir çünkü tapınağın asıl amacı olan Tanrı ile insanın buluşması ve günah kurbanı, İsa'nın bizzat kendisinde nihayete ermiştir. Yeniden Yazılan Roller ve Güncelleme Tartışması (İslam) Hristiyanlık birinci yüzyılda şekillenirken İslam yaklaşık 600 yıl sonra, Hristiyanların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir coğrafyada ortaya çıktı. Hristiyan teolojisine göre İslam'ın bu peygamberleri içermesi son derece nettir. Çünkü kültürel adaptasyon ve yeniden tanımlama bulunmaktadır. İslam, yeni bir inanç sistemi inşa ederken toplumda zaten saygı duyulan bu figürleri kendi hikayesine dahil etmiştir. Fakat kritik bir ayrım var: İsimler aynı kalsa da karakterlerin içi baştan aşağı değiştirilmiştir. İslam'daki sadece bir peygamber olan, çarmıha gerilmeyen İsa Mesih ile Hristiyanlıktaki Mesih ve kurtarıcı olan İsa tamamen farklı kişilerdir. Düşünsenize, sizden 600 yıl sonra sizin hakkınızda sarışın ve mavi gözlü olduğunuz yazılıyor. Fakat gerçekte esmersiniz. Mümkün mü? Türkiye'de büyümüş herkesin çok iyi bildiği o argüman hemen devreye girer: "Zamanla insanlar dini bozdu, Tanrı yeni peygamber gönderdi. İslam da bir nevi ilahi yazılım güncellemesidir." Akla yatkın gibi görünse de Hristiyanlık bunu temelden reddeder: Güncellemeye İhtiyaç Yoktur: İsa sadece Rab'bin sözünü ileten bir peygamberlerden biri değil, insan bedeni almış Tanrı'nın Sözü'dür. Eğer Tanrı bizzat yeryüzüne inip çarmıhta kurtuluş planını tamamlamışsa, artık yeni bir mesaja ihtiyaç kalmamıştır. Vahiy, İsa'da zirveye ulaşıp sonlanmıştır. Zaten Hristiyanlıkta da yeni bir kitap veya peygamber beklenmez. Çünkü zaten her şey tamam olmuştur. Hikayenin Özü Reddedilemez: Kuran, İsa'nın çarmıhta ölmediğini söyler. Hristiyanlar için bu ufak bir detay değil, Tanrı'nın kurtuluş planının direkt inkarıdır. Önceki dinin temel olayını tamamen reddeden bir inanç, onun güncellemesi olamaz. (Yukarıda belirttiğimiz gibi, zaten bir güncelleme olacağı veya beklendiği asla yok.) Bu kesin reddedişin ardından İslam cephesinden doğal olarak "Tahrifat" (metinlerin bozulduğu) iddiası gelir. Hristiyanlık bu iddiaya karşı hem tarihi kanıtları hem de mantığı masaya koyar. Ölü Deniz Tomarları ve ilk yüzyıllara ait binlerce Grekçe el yazması, İncil'in İznik Konsili'nde masa başında kendi çıkarlarına göre baştan yazılmadığını kanıtlar. Kendi sözünü koruyamayan bir Tanrı fikri, Kadir-i Mutlak inancıyla çelişir. Söz'ünün değiştirilmesine izin verip 600 yıl sonra gerçeği duyuruyorsa, bu da kötü niyetli olduğunu gösterir. Böyle bir şey mümkün mü? Mesele sadece İbrahimi dinler arası tartışmalarla bitmiyor. İşin felsefi boyutu, özellikle "Enkarnasyon (Tanrı'nın beden alması) mantıksal bir çelişkidir." diyerek Hristiyanlığa karşı çıkan bir kesim de mevcuttur. Hristiyan filozofların cevabı sarsıcıdır: Eğer Tanrı her şeye kadirse, kendi yarattığı evrene girmekten neden aciz olsun? Tanrı'nın insan olamayacağını söylemek, aslında Tanrı'ya sınır koymaktır. Üstelik bu süreçte (Hipostatik Birlik) Tanrı özünden bir şey kaybetmemişti. Tanrısal ve insan doğası birbirine karışmadan tek bir kişide birleşmiştir. Çarmıhta acı çeken kısım insani doğadır. Bu, uzaktan emir yağdıran bir diktatörün değil, insanlığın acısına bizzat ortak olup bedel ödeyen bir Babanın kusursuz sevgi eylemidir. Son olarak, Hristiyanlığın pagan ve Helenistik kültürlerin bir sentezi olduğu iddiası (Dinler Tarihi Okulu argümanı) modern tarihçiler tarafından Paralelomanya (aşırı benzerlik arama hastalığı) olarak görülür. Dionysos gibi pagan tanrılarının ölüp dirilmesi tarımı ve mevsimleri simgeleyen mitolojik döngülerdir. Oysa İsa'nın dirilişi, Pontius Pilatus döneminde yaşanmış somut bir tarihsel iddia olarak sunulur. Hristiyanlığın temel kavramları (Logos/Tanrı'nın Oğlu) Yunan felsefesinden kopyalanmamıştır. Kökleri Yahudi düşüncesindeki Memra'ya (Tanrı'nın eyleme geçen sözü) dayanır. Zaten Hristiyanlık sadece dönemin Roma kültürüyle harmanlanmış uysal bir sentez olsaydı, ilk yüzyıllardaki Romanın yaptığı o korkunç zulümler yaşanmazdı. Binlerce ilk dönem Hristiyanı, sırf imparator heykeline tütsü yakmayı (paganizme entegre olmayı) reddettikleri için arenalarda aslanlara atıldı. Sentezci bir dinin böyle tavizsiz ve radikal bir duruş sergilemesi beklenemez.
- Ebionitler Kimdir? Ebiyonitler Kimdir?
Soruyu soran kişi: "Ebionitler Kimdir? Ebiyonitler Kimdir?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Dinler tarihi okudukça insanı içine çeken, bazen kafaları karıştıran ama her zaman merak uyandıran uçsuz bucaksız bir derya deniz. Ebionitleri bu derya denizde ben ilk defa duydum. Çoğu kişinin adını bile duymadığı bu insanlar gerçekten de İsa'nın mesajını asıl anlayanlar mıydı? Yoksa tarihin akışı içinde kaybolup gitmiş, mesajı eksik ya da kendi isteği doğrultusunda kavramakta inatçı trajik bir tarikat mı? Türkiye'de doğup büyümüş, aşina olduğumuz kavramlarla düşünen biri olarak bu konuya Hristiyan penceresinden son derece samimi ve tarihsel bir bakış atalım. Ebionitler Kimdir? Önce ismin kökeniyle başlayalım. "Ebionit" kelimesi, İbranice "Ebyonim" yani "Fakirler" kelimesinden geliyor. İsa'nın "Ne mutlu ruhta yoksul olanlara" sözünü kendilerine şiar edinen bu grup, 1. ve 4. yüzyıllar arasında yaşamış Yahudi-Hristiyan kökenli bir topluluktu. İsa onlar için beklenen Yahudi Mesih'ti, mükemmel bir insandı ve bir peygamberdi. Ama kesinlikle Tanrı'nın Oğlu veya ilahi bir varlık değildi. İnançlarına göre İsa sadece çok dindar bir insandı ve vaftiz edildiği gün Tanrı tarafından evlat edinilmişti. Musa'nın şeriatına (Tevrat'ın kurallarına) sıkı sıkıya bağlıydılar. Domuz eti yemezler, Şabat (Cumartesi) gününe uyar ve erkekleri sünnet olurdu. Elçi Pavlus'tan nefret ederlerdi. Onların gözünde Pavlus dinden çıkmış bir hain, eski kuralları yıkan bir sahtekardı. (Hoş, diğer havarilere bu kadar kızgın olmamalarının sebebi belki de Pavlus'un Ferisi geçmişinden olup diğerlerinin balıkçı veya vergi görevlisi olmasıdır. Kim bilir?) Asıl Gerçeği Onlar mı Korudu? Popüler araştırmacılar (!) genellikle şu düz mantığı kurar: "İsa bir Yahudiydi. İlk öğrencileri de Yahudiydi. O halde İsa'nın dini Yahudi şeriatını tutmak zorundaydı. Ama Pavlus geldi, kuralları yıktı, İsa'yı Tanrılaştırdı ve Roma'ya pazarlayacağı yeni Hristiyanlığı icat etti. Yani gerçek takipçiler Ebionitlerdi!" Kulağa oldukça mantıklı geliyor gibi, değil mi? Parçalar birbirine kusursuz oturuyor gibi. Fakat madalyonun diğer yüzü, erken dönem kilise tarihi ve Hristiyanlığın kendi iç tutarlılığı bize bambaşka bir tablo sunuyor. Bu iddiaların aslında neden tarihsel metinlerle çeliştiğine, parça parça yakından bakalım. "Pavlus Dini Bozdu, Öğretiyi Ebionitler Korudu" İddiası Bu, belki de en çok ısıtılıp öne sürülen argümandır. Hristiyan inancına ve Yeni Antlaşma metinlerine göre Pavlus, kafasına göre yeni bir din uydurmamıştır. İnancımızın hizmetkarıdır. İsa'nın dirilişinden sonra ilk inananlar gerçekten zor bir yol ayrımına geldi. Yeni inanan Yunan veya Romalılar da sünnet olup Yahudi şeriatına uymak zorunda mıydı? Elçilerin İşleri kitabının 15. bölümünde meşhur "Kudüs Konsili" anlatılır. Burada sadece Pavlus yoktur. İsa Mesih'in en yakınındaki Petrus ve Yakup da oradadır. Ve hep birlikte şu karara varırlar: Kurtuluş, kuralları kusursuzca yerine getirerek değil, İsa Mesih'in lütfuyladır. Bu noktada hemen akla şu itiraz gelebilir: "İyi ama Galatyalılar 2. bölümde Pavlus, Petrus'a açıkça karşı çıkmıyor mu? Bu, aralarında teolojik bir savaş olduğunu göstermez mi?" Tam aksine. Bu olay teolojik bir yarılmanın değil, ortak bir teolojik temelin en büyük kanıtıdır. Pavlus, Petrus'u yanlış bir öğreti yaymakla değil, ikiyüzlülükle suçlamıştı. Zira Petrus zaten Yahudi olmayanlarla aynı masada yemek yiyordu (ki şeriata aykırıdır) ancak Yakup'un çevresinden daha muhafazakar kişiler gelince insanlardan korkarak masadan kalktı. Pavlus'un tepkisi netti: "Neden kendi inandığın gerçeğe uygun yaşamayıp ortak inancımıza ihanet ediyorsun?" ve Elçi Petrus hatasını farketmişti. Unutmayalım ki Elçi Petrus, Elçilerin İşleri 10. bölümde (Kornelyus olayı) bizzat Tanrı'dan aldığı görümle, sünnetsizlerin (diğer ulusların) de inanca kabul edildiğini ilk anlayan kişidir. Hatta 2. Petrus 3:15-16'da Pavlus'un mektuplarından "Kutsal Yazılar" (Grekçe: Graphe) olarak bahseder. Uzun lafın kısası şu, Ebionitler Petrus'un yolundan falan gitmediler. Petrus'un bizzat reddettiği sünnet ehlini (Yahudileştirenleri) temsil ettiler. Metinlerin Bütünlüğü ve Ayet Çıkarma Ebionitlerin İncil metinlerini bozmadığı, sadece kendi köklerine sadık kaldığı tezi de erken dönem kilise babalarının tanıklıklarıyla paramparça olur. Ebionitler, kendi fikrine uymayan her şeyi metinlerden makasladılar. Irenaeus ve Epiphanius gibi erken dönem Hristiyan tarihçileri, Ebionitlerin kullandığı İbranilere Göre İncil'in, Matta'nın kasıtlı olarak tahrif edilmiş bir versiyonu olduğunu söyler. Yani kendince İncil'i değiştirmeye çalıştılar. Neden mi? Çünkü Ebionitler İsa'nın sadece insan (Yusuf'un oğlu) olduğuna ve vaftiz sırasında Kutsal Ruh inince Mesihliğe evlat edinildiğine (Adopsyonizm) inanıyordu. Bu saplantılı inançları yüzünden Matta'nın ilk iki bölümünü (İsa'nın soy ağacı ve bakireden doğuşunu) tamamen kestiler. Yani onlar, Hristiyan metinlerini asıl haliyle koruyanlar değil, kendi inançlarına uymayan İsa'yı reddedip kırpanlardı. İsa'nın Tanrılığı Sonradan Çıkmış Bir İcat Değildir En popüler yanılgılardan biri de İsa'nın Tanrı olduğu iddiasının geç dönemde, Helenistik / Roma kültürün etkisiyle uydurulduğudur. "İsa böyle bir şey söylemedi, sadece iyi insan olun dedi." varsayımı çok yaygındır. Oysa Yeni Antlaşma'nın kronolojik olarak en eski metinleri İnciller değil, bizzat Pavlus'un M.S. 50-60 yıllarında yazdığı mektuplardır. Pavlus'un Filipililer 2:6-11'de alıntıladığı ve mektubundan bile daha eskiye dayanan o meşhur ayet şöyledir: "Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı..." İsa Mesih, sadece ahlak dersi veren dindar bir öğretmen veya sadece Allah'ın sözünü ileten bir peygamber tablosuna asla sığmaz. Mesela Markos 2'de felçli adamın günahlarını bağışlar. Yahudi bilginler haklı olarak "Tanrı'dan başka kim günah bağışlayabilir?" diyerek çılgına dönerler. İsa kendisine Şabat'ın (Sebt gününün) Rabbi der, doğaya emreder, İbrahim'in Tanrısı YAHWEH'nin ayrıcalıklarını açıkça üstlenir. Dahası, kendisine en çok "İnsanoğlu" der. Bu sıradan bir insan evladı anlamında değildir. Daniel 7:13-14'te göklerin bulutlarıyla gelen ve bütün ulusların kendisine taptığı o ilahi figüre doğrudan bir atıftır. Ebionitler, bu evrensel büyüklüğü kendi dar kalıplarına sığdıramamıştır. Ebionitlerin İddiaları Pavlus, orijinal öğretiyi bozup Roma'ya pazarladı. Ebionitler Petrus ve Yakup'un gerçek mirasçılarıdır. 3. Ebionitler İncil'e sadık kaldı. İsa'nın tanrılığı geç dönem Helenistik bir uydurmadır. Hristiyan İnancı Pavlus İsa'dan bağımsız bir şey üretmedi. M.S. 50'lerde bile Pavlus, Petrus ve Yakup'un ve diğer tüm havarilerin onayladığı ortak Müjde'yi vaaz ediyordu. 2. Ebionitler, Yasa'nın tutsaklığına geri dönen ve İsa'nın lütfunu reddeden radikal bir gruptu. Kendi inançlarına uymadığı için Matta'dan İsa'nın bakireden doğuş bölümlerini kasıtlı olarak çıkardılar. 4. Tarihsel olarak Hristiyanlığın en eski metinleri (Pavlus'un 50'li yıllardaki mektupları ve Markos), İsa'ya açıkça Yaratıcı Tanrı'nın sıfatlarını atfeder. Ebionitler, İsa'nın Yahudi kimliğini çok iyi anlamışlardı ama O'nun bütün bir dünyaya kurtuluş getiren İlahi Mesih kimliğini tamamen inatla kaçırdılar. Onlar, eski alışkanlıklarından kopamayan, mesajın kendisinden ziyade kendi kendilerine takılıp kalmış trajik bir grup olarak görüyoruz.
- Hristiyanlıkta Teslis İznik'te mi İcat Edildi? Hristiyanlıkta Üçlübirlik İznik Konsilinde mi Çıktı?
Soruyu soran kişi: "Hristiyanlıkta Teslis İznik'te mi İcat Edildi? Hristiyanlıkta Üçlübirlik İznik Konsilinde mi Çıktı?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Türkiye'de dinler tarihi programlarında, youtube'da gördüyseniz veya sokakta Hristiyanlık üzerine biraz sohbet ettiyseniz, er ya da geç o meşhur iddiayla karşılaşırsınız: "Teslis (Üçleme) aslında ilk Hristiyanlarda yoktu. MS 325'te İznik Konsili'nde, İmparator Konstantin'in siyasi baskısıyla Ariusçuluk ezildi ve bu inanç uyduruldu. Arius gerçek Hristiyandı." Komik olan şey, bunu söyleyenlerin ve ateşli savunanların hayatında bir kez bile eline İncil'i almamış olması ama kulaktan kulağa duyduğu bu şeyi ölümüne savunması. Güçlü bir imparator, kapalı kapılar ardında alınan kararlar ve kılıç zoruyla susturulan muhalifler. Off, ne hikaye ama? Evet, oldukça heyecan verici bir senaryo. Ancak tarihi gerçekler ve Hristiyan ilahiyatı gerçekleri bambaşka bir tablo çiziyor. Teslis Bir Anda Ortaya Çıkan Bir Fikir miydi? Teslis / Üçlübirlik (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un tek bir Tanrı olması) inancının İznik'te bir anda, gökten düşmüş gibi ortaya çıktığı düşüncesidir. İznik'ten çok önce, 1. ve 2. yüzyılda Antakyalı İgnatius ve İrenaeus gibi kilise babaları İsa'dan açıkça "Allah'ımız" diye bahsetmişlerdir. Yuhanna'nın girişindeki *Söz Tanrı'ydı..." ifadesi, bu inancın çekirdeğidir. "Ama erken dönem yazarlar Oğul'un Baba'ya tabi olduğunu söylüyordu" diyenler olabilir. Burada kritik bir nüans var: Erken kilise babaları çoğunlukla Tanrı'nın kurtuluş planındaki işleyişinden ve rollerinden bahsediyordu. Oğul'un beden alıp yeryüzüne inmesi ve Baba'nın iradesine boyun eğmesi, onun özde aşağılık olduğu anlamına gelmez. İznik'te sınırları çizilen şey Ontolojik Üçleme konusuydu. (Tanrı'nın özü konusu.) İznik hiyerarşiyi yıkmamış, yanlış anlaşılan bu hiyerarşinin sınırlarını (özde eşitlik) belirlemiştir. "Ama İncil'de 'Teslis' kelimesi geçmiyor!" argümanı da sıklıkla önümüze sürülür. Bu doğru, geçmiyor. Tıpkı "yerçekimi" kelimesinin, elmayı yere düşüren kuvveti tanımlamak için sonradan üretilmesi gibi. İncil'de zaten var olan ve deneyimlenen Tanrı inancını isimlendirmek için bu kelime kullanılmıştır. Nitekim "Üçleme" (Trinitas) kelimesini ilk kullanan kişi İznik'ten 125 yıl önce yaşamış Kartacalı Tertullian'dır. İznik yeni bir din icat etmedi. Sadece zaten inanılan bir şeyin dilbilgisini bildirdi. Konstantin ve Psikoposlar Gelelim İmparator Konstantin meselesine. İddiaya göre imparator kılıcını masaya vurdu ve piskoposlara bu doktrini zorla kabul ettirdi. Bu noktada dönemin şartlarını bilmek şart. Konstantin ilahiyatçı falan değildi, o akıllı bir siyasetçiydi. Asıl derdi imparatorlukta teolojik tartışmalar yüzünden çıkan toplumsal huzursuzluğu bitirmekti. Hangi tarafın kazanacağı umrunda bile değildi. Tek istediği ortak bir karara varılıp kavganın bitmesiydi. Dahası, psikoposların sadece siyasi baskıdan dolayı boyun eğdiği argümanı, psikolojik olarak son derece zayıftır. Konsile katılan psikoposların çoğu (örneğin Mısırlı Paphnutius), Konstantin'den hemen önceki Diocletianus'un korkunç Hristiyan katliamlarından sağ kurtulmuş iman tanıklarıydı. Birçoğunun gözleri oyulmuş, elleri kesilmiş veya vücutları dağlanmıştı. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: İşkenceye, aslanlara atılmaya ve ölüme boyun eğmeyip inancından dönmeyen bu adamlar, sırf Konstantin rahatsız olmasın diye inançlarının en temel parçasını değiştirir miydi? Peki, konsilde neden İncil'de geçmeyen felsefi bir terim olan "Homoousios" (aynı özden) kelimesi kullanıldı? Çünkü Arius taraftarları, Kutsal Kitap'taki her ayeti kendi felsefelerine göre esnetip yeniden yorumluyorlardı. Ortodoks kanat, İncil'deki Tanrı tasavvurunu korumak için onların hiçbir şekilde kaçamayacağı felsefi bir kilit kelimeyi kullanmak zorunda kaldı. Konsil sonrasında doğulu bazı piskoposların karardan dönmesinin sebebi de Arius'a hak vermeleri değil, bu felsefi kelimenin Sabellianizm'e (Baba ve Oğul'un tamamen aynı kişi olması sapkınlığına) kapı aralayabileceği korkusuydu. (Bu korku daha sonra Kapadokyalı Kilise Babalarının formülleriyle giderildi.) Arius Neden Bastırıldı? Arius özetle, "İsa Tanrı değildir, yaratılmış ilk ve en yüce varlıktır." diyordu. Yunan felsefesindeki "Etkilenmez/Acı çekmez Tanrı" fikrine çok uygun olan bu yaklaşım, özellikle İslami arka plandan gelenlere de çok mantıklı gelebilir. Ancak Hristiyanlık için bu, inancın temeline dinamit koymaktı. İskenderiyeli Athanasius gibi ilahiyatçılar bu öğretiye iki büyük argümanla karşı çıktı: Birincisi, putperestlik sorunu. Ariusçular İsa'yı "en yüce yaratık" olarak görüyor ama aynı zamanda ona dua edip tapınıyorlardı. Athanasius haklı olarak sordu: "Eğer İsa yaratılmış bir varlıksa, ona tapınmak putperestliktir!" İkincisi ve en kritiği, kurtuluşun doğası. Hristiyan inancına göre insanlığı günahın esaretinden ancak Yaratıcı'nın kendisi kurtarabilir. Yaratılmış hiçbir varlık (ne kadar yüce olursa olsun), bir başka yaratılmış varlığı ontolojik olarak iyileştiremez, o sonsuz bedeli ödeyemezdi. Tanrı kelamı insan oldu ki, insan tanrısal yaşama katılabilsin. Köprü kurucunun her iki tarafa da (tam Tanrı ve tam insan) kusursuzca sahip olması gerekirdi. Eğer İsa sadece yaratılmış bir yaratıksa, çarmıhtaki kurtuluş koca bir sıfırdı. Arius'un "Peki Tanrı acı çeker mi?" felsefi itirazı Kristoloji (İki Doğa) ile cevaplanır. Mutlak Tanrı ilahi doğasında acı çekmez. İsa, insani doğası aracılığıyla acı çekmiş ve ölmüştür. Kısacası Ariusçuluğun reddedilmesi siyasi bir baskı değil, inancın kalbini (kurtuluşu) koruma refleksiydi. İznik'ten Sonra Neler Oldu? (Bilinmeyen Gerçek) İşin belki de en ironik tarafı şudur: Eğer İznik Konsili sırf Konstantin'in baskısıyla alınan kalıcı bir karar olsaydı, Ariusçuluğun o gün tarihe gömülmesi gerekirdi. Ne var ki tam tersi oldu. Konstantin hayatının sonlarına doğru Ariusçulara sempati duymaya başladı. Hatta onu ölüm döşeğinde vaftiz eden kişi bir Arius taraftarıydı. İznik'ten sonraki 50 yıl boyunca (özellikle II. Constantius ve Valens dönemlerinde) Roma'nın siyasi ve askeri gücü Ariusçuların elindeydi. İznik'in sadık savunucusu Athanasius, imparatorlar tarafından tam beş kez sürgüne gönderildi. Eğer İznik inancı tabanda karşılığı olmayan yapay bir saray kararı olsaydı, on yıllar süren bu devlet baskısı altında tamamen yok olurdu. Ancak manastır hareketleri, Kapadokyalı Babalar'ın etkili vaazları ve bilhassa sıradan halkın bu inanca sahip çıkması sayesinde Teslis (Üçlübirlik) direndi. Yıllar sonra İmparator Theodosius (380 tarihli fermanıyla) devlet gücüyle Teslis'i pekiştirdiğinde, aslında Hristiyan dünyasına yeni bir inanç dayatmıyordu. Zaten teolojik ve taban savaşını kazanmış olan tarafı devletin resmi pozisyonu haline getiriyordu. Peki Ya Kutsal Ruh? Bazıları, (Hadi sokaktaki birinin bunları duyup tekrarlaması tamam da, Youtube'a Haber Türklere çıkan kişilerin demesine bir şey diyemiyorum:) "İznik'te Kutsal Ruh'tan pek bahsedilmedi, demek ki o henüz icat edilmemişti." diyerek işi basite indirgeyip çok şey biliyormuş gibi konuşur. Fakat kilise konsillerinin işleyiş mantığını gözden kaçırılıyorlar. Konsiller reaktiftir, yani olaylara tepkisel çalışırlar. Ortada bir kriz yoksa, durduk yere toplanıp baştan sona bir ilahiyat kitabı yazmazlar. İznik, Arius'un Oğul hakkındaki iddiaları yüzünden toplanmıştı. Kutsal Ruh o günlerde bir tartışma (ihtilaf) konusu değildi. Hristiyanlar zaten 1. yüzyıldan beri İsa Mesih'in "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz edin." (Matta 28:19) buyruğunu uyguluyor, dualarını üçlü isimle bitiriyorlardı. Ne zaman ki İznik'ten yıllar sonra Pneumatomachi (Ruh'a karşı savaşanlar) diye bir grup çıkıp "Kutsal Ruh sadece bir enerjidir." demeye başladı, kilise 381 Konstantinopolis Konsili'nde Kutsal Ruh'un tam tanrısallığını mecburen yazıya döktü. Yani 381'de inanç icat edilmedi, zaten var olan ibadet pratiği resmi bir teolojik dogmayla bildirildi. Özetle, "İznik'te uydurulan din" söylemi popüler kültürde çok satan, dilden dile dolaşan ama tarihsel gerçeklikte karşılığı olmayan bir söylemdir. Hristiyan inancına göre İznik Konsili, Hristiyanlığın baştan yazıldığı bir gizli toplantı değil, İncil'den beri süregelen inancın bozmaya çalışanlara karşı resmi olarak tanımlandığı bir savunma hattıdır. Tarih, olayları saçmalıklara indirgediğimizde değil, o dönemin şartlarını, insanların neye, neden ve ne uğruna inandığını anlamaya çalıştığımızda çok daha net ve etkileyici bir hal alır.
- İncil Gerçekten Değiştirildi mi? Tarih ve El Yazmaları Ne Diyor?
Soruyu soran kişi: "İncil'in veya Kutsal Kitap'ın Gerçekten Tanrı'dan Gelen Bir Vahiy Olduğuna Nasıl Emin Olabiliriz? Tarihsel ve Teolojik Deliller Nelerdir? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Şüpheler ve Tarihsel Gerçekler Türkiye'de doğup büyümüş biriyseniz, Kutsal Kitap (Tevrat, Zebur, İncil) hakkında duyduğunuz ilk şey muhtemelen şudur: "Orijinali kayboldu, insanlar onu kendi çıkarları için değiştirdi." ya da " Allah değişmesine izin verdi kardeşim." Bu argüman bizim buralarda adeta bir kültürel reflekstir. Peki, dünya çapında milyarlarca Hristiyan (ve sayı olarak az da olsa gerçekten inanan, sonradan İsa Mesih'e iman etmeyi seçen eskiden Müslüman olan Hristiyan Türkler) neden hayatını bu kitaba göre şekillendiriyor? Gerçekten körü körüne bir inanç mı, yoksa masaya konulabilecek sağlam, mantıklı deliller var mı? Şüpheci yaklaşmakta hiçbir sakınca yok. Zira gerçeğin sorgulanmaktan korkmaması gerekir. Eğer inancımız gerçekse, soru sormaktan korkmayız. İnancımız gerçekse, kitabı elimize alıp okumak bize korkutucu gelmez. "Çok derinleşme, delirirsin aman ha!" sözü Hristiyanlar için geçerli değildir. Tutarlılık Bugün Aristoteles, Platon veya Ömer Seyfettin'in yazdıklarını okurken kimse "Acaba bunlar değiştirilmiş midir?" diye sormaz. Ancak iş İncil'e gelince bu şüphe hemen belirir. Neden? Çünkü öyle duyduk. Hristiyanlıkta Kutsal Kitap gökten bir anda basılı halde inmiş tek bir cilt kitap değildir. Tanrı'nın, farklı yazarların karakterlerini ve dillerini kullanarak kendini insanlığa açmasıdır. Bugün elimizde Yeni Antlaşma'nın (İncil'in) orijinal dilinde yazılmış 5.800'den fazla antik Grekçe el yazması bulunuyor. Orijinal yazım tarihi ile elimizdeki ilk kopyalar arasındaki süre, diğer tüm antik metinlerden çok daha kısadır. Burada hemen o meşhur itiraz yükselir: "İznik Konsili'nde (MS 325) binlerce İncil arasından 4 tanesi seçildi, gerisi yakıldı! Masayı şöyle bir salladı papazlar, düşenleri kabul etmediler ama masada kalanları İncil yapalım dediler!" Siz masadan düşen kitapları atıp masada kalan kitaplara iman eder miydiniz? Ne kadar mantıklı bu? Kahvede çay içerken üretilmiş, 101 oynanırken mantıklı gibi üretilen tarihsel gerçekliği olmayan bir efsanedir bu. İznik'te hangi İncil'in kabul edileceği tartışılmamıştır bile. "İyi ama, Yeni Antlaşma'daki kelime sayısından daha fazla farklılık var?" diyen bazı tarihçiler mevcut., Yaklaşık 400.000 varyasyon olduğu sayısal olarak doğrudur. Fakat Hristiyan metin bilimcileri bunun bir kelime oyunu olduğunu söyler. Bu farklılıkların %99'u sadece imla hatalarıdır; "Yuhanna" yerine "Yuhana" yazılması veya "ve, ama" gibi bağlaç eksiklikleridir. Hristiyanlığın hiçbir temel doktrini, iman ilkeleri şüpheli bir el yazması varyasyonuna dayanmaz. Üstelik kapsamlı el yazmaları 4. yüzyıla ait olsa da, 2. ve 3. yüzyılda yaşamış Erken Dönem Kilise Babaları'nın o kadar çok İncil alıntısı vardır ki (mesela vaazlarında kullandıkları), bugün tüm el yazmaları yok olsa bile, sadece bu mektuplardan yola çıkarak Yeni Antlaşma'nın %99'u yeniden inşa edilebilir. Peygamberlik Sözleri ve Arkeolojik Gerçekler Kutsal Kitap'ı eşsiz kılan en büyük özelliklerinden biri, olaylar gerçekleşmeden yüzlerce yıl önce yazılan önbildiri (peygamberlik) sözleridir. (Geleceği bilme gibi düşünebilirsiniz.) Eski Antlaşma'da, gelecek olan Kurtarıcı (Mesih) hakkında 300'den fazla spesifik peygamberlik bulunur. İsa Mesih'in nerede doğacağı, çarmıha gerilerek öleceği ve üçüncü gün dirileceği detaylarıyla yüzyıllar önceden kaleme alınmıştır. Örneğin, İsa'dan 700 yıl önce yazılan Yeşaya 53. bölüm. Eleştirmenler burada anlatılan acı çekenin aslında İsrail ulusu olduğunu iddia eder. Ancak bu, Orta Çağ'da popülerleşmiş bir yorumdur. (Çünkü İsa'yı Mesih olarak kabul etmekte inat eden bir grup kişiler bunu popülerleştirmiştir.) İsa'dan önceki antik Yahudi metinleri (Targum) burayı doğrudan gelecek olan Mesih olarak yorumlar. Üstelik metin, bu kulun günahsız olduğunu söyler; İsrail ulusu hiçbir zaman günahsız olmamıştır. "Bu kehanetler olaylar bittikten sonra hikayeye uysun diye uyduruldu!!" argümanı ise 1947'deki Ölü Deniz (Kumran) tomarları keşfiyle çökmüştür. Bulunan antik küplerin içinde Tevrat ve Zebur'un İsa'dan önceki dönemlere ait kopyaları olduğu gibi duruyordu. Kısacası metinler İsa'ya uydurulmamıştır. İsa antik metinlerdeki vaatleri birebir yerine getirmiştir. Havarilerin sırf peygamberlik sözlerine uysun diye İsa'ya halk önünde Roma çarmıhında ölme gibi, herkesin gözü önünde yaşanmış olayları sıfırdan senaryolaştırması zaten tarihsel olarak imkansızdır. İçsel Bütünlük 40'tan fazla yazar. 1500 yıllık bir zaman dilimi. Krallar, peygamberler, balıkçılar ve bir doktor. Coğrafyalar... Bugün yoldan geçen aynı inanca sahip 5 kişiyi çevirip aynı soruyu sorsanız (Allah bir midir sorusu gibi kolay bir soru değil ama :) ) 5 farklı cevap alırsınız. Denemesi bedava. Ancak Kutsal Kitap'ın yazarları, birbirleriyle çelişmeyen tek bir ana hikaye anlatır: İnsanın düşüşü ve İsa Mesih aracılığıyla kurtuluşu. Kutsal Kitap (Tevrat, Zebur, İncil) İçindeki İçerik Uyumu. İngilizce araştırma için "Bible Cross Reference Chart" Bazen de bazıları, sözde çelişki iddiaları ile gelir. Diriliş sabahı mezarda bir melek mi vardı, iki mi? Mahkemede bir trafik kazasını anlatan şahitleri düşünün. Biri "Kırmızı araba ağaca çarptı" derken diğeri "Arabanın içinde iki kişi vardı" derse, bu bir çelişki midir? Hayır. Sadece farklı detaylara odaklanmışlardır. Eğer ilk dört müjde kelimesi kelimesine aynı olsaydı, asıl o zaman "Oturup uydurmuşlar" deme hakkımız olurdu. Markos ve Yuhanna'nın İsa'yı farklı anlatması da çelişen değil, tamamlayıcı portrelerdir. Markos'un İsa'yı sadece insan gibi gösterdiği iddia edilir. Fakat daha 2. bölümde İsa, sırf Allah'a özgü bir yetkiyle günahları bağışlar. Yuhanna'da Tanrısal yönü vurgulanan İsa ise mezar başında ağlar ve çarmıhta "Susadım" der. (İnsan bedenine bürünüşünün bir göstergesi) İncil'in ilk dört kısmı tek boyutlu bir biyografi değildir. Dört farklı kitlenin (Yahudiler, Romalılar, Grekler ve Kilise) sorularına cevap veren farklı kamera açılarıdır. Tarihsel hatalar (örneğin Luka'daki nüfus sayımı) iddiaları ise arkeoloji geliştikçe sarsılmıştır. Başta Luka'nın uydurma yazdığına inanarak Anadolu'ya gelen ünlü arkeolog Sir William Ramsay, yıllar süren kazılarda Luka'nın bahsettiği şehir isimlerinin ve vali unvanlarının kusursuz olduğunu görünce Kutsal Kitap'ın güvenilirliğini kabul etmiştir. Diriliş ve Psikolojik Engeller Hristiyan inancı sadece bir iyi insan olma felsefesi değildir. Tarihsel bir gerçeğe dayanır. Elçi Pavlus'un dediği gibi: "Mesih dirilmemişse, bildirimiz de imanınız da boştur." İsa tutuklandığında korkudan kaçan o balıkçılar, birkaç hafta sonra Roma'nın göbeğinde "İsa dirildi!" diye bağırıp aslanların önüne atılmayı göze aldılar. Neden? "Cesedi çaldılar ve yalan uydurdular" demek kolaydır. Evet, insanlar inandıkları yalanlar uğruna ölebilir (canlı bombalar gibi) ama onun doğru olduğunu sandıkları için. Havariler ise İsa ile bizzat karşılaştıklarını iddia ettiler. Eğer cesedi çaldılarsa, bunun bir yalan olduğunu kesin olarak biliyorlardı. Hiçbir insan, kendisine çıkar sağlamayan ve sadece işkence getiren bir yalan uğruna, bile bile ölüme gitmez. İlginçtir ki, düşmanların "Cesedi çaldılar" demesi, aslında Hristiyanlık lehine devasa bir kanıttır. Bu durum, mezarın gerçekten boş olduğunu Ferisilerin ve Romalıların bile kabul ettiğini gösterir. Ceset orada olsaydı, onu bir arabaya koyup Kudüs sokaklarında dolaştırırlar ve Hristiyanlık daha başlamadan biterdi. Halüsinasyon iddiası ise tamamen gerçek dışıdır. Psikolojide halüsinasyon, rüya görmek gibi bireysel bir olaydır. 500 kişinin aynı anda, aynı rüyayı görmesi ve o kişinin gelip onlarla balık yemesi tıbben imkansızdır. Kaldı ki halüsinasyon bile görseniz, gidip mezara baktığınızda ceset oradaysa olay biter. Oysa o mezar boştu. Kutsal Kitap, tarihte hiçbir metnin maruz kalmadığı kadar ağır bir mikroskobik incelemeye ve şüpheciliğe maruz kalmıştır. Ancak her yüzyılda bu eleştirilerden güçlenerek çıkmayı başarmıştır. Türkiye'deki yaygın "Zaten bozulmuş" savunmasıyla kitabı hiç açmadan kapağını kapatmak işin kolayıdır. Ancak tarihi belgelere, arkeolojiye ve metinlerin iç tutarlılığına dürüstçe bakan biri için Kutsal Kitap, antik dünyanın en güvenilir metnidir. Bunun Tanrı'dan gelen bir vahiy olduğuna ikna olmanın nihai yolu ise sadece akademik araştırma değildir. Hristiyan inancına göre bu kitap canlıdır. (İsa'dır. Çünkü İsa, Kelamullah'tır. Tanrı'nın Sözü'dür.) Tanrı'nın size yazdığı kişisel bir mektuptur. Binlerce yıldır en azılı suçlulardan filozoflara kadar milyonlarca insanın hayatını kökten değiştirmesi, içindeki gücün pratik delilidir. En iyi yöntem, önyargıları bir kenara bırakıp İncil'i açmak ve İsa Mesih'in sözlerini bizzat okumaktır. Unutmayın, gerçeği arıyorsanız onu arayanlardan saklanmaz. "Yer ve gök ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır.” (Matta 24:35) Kitap önerisi: https://hristiyankitaplar.com/tr/kitaplar/isa-mesih-ve-arkeoloji
- İncil Tahrif Edildi mi? İncil Ne Zaman Yazıldı?
Soruyu soran kişi: "İncil tahrif edildi mi? İncil ne zaman yazıldı? İncil çelişkili mi?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Türkiye'de doğup büyüyen bazı kişilerin çok duyduğu bu meşhur argümanlara aşinayız. (Neticede ben de İstanbul doğumluyum ve Müslüman bir ailede ve çevrede yetiştim.) Bunları duymak çok normal. Ben de dahil olmak üzere birçoğumuz bu fikirlerle büyüdük. Sonuçta bize anlatılan hikaye buydu. Peki, madalyonun diğer yüzünde ne var? Hristiyan dünyası, tarihçiler ve metin araştırmacıları bu çok bilindik eleştirilere nasıl yanıt veriyor? Önyargıları ve geçmiş duyumlarımızı bir kenara bırakıp, mantıksal bir kurgu içinde bu soruları tek tek masaya yatıralım. Yazarları Belli Değil Efsanesi İncil'in anonim olduğu ve kilisenin yüzyıllar sonra "Matta, Markos, Luka, Yuhanna" isimlerini uydurduğu söylenir. Ama bir an için düşünün. Eğer erken dönem kilisesi bu kitaplara prestij katmak için sahte isimler uyduracak olsaydı, sizce kimi seçerdi? Muhtemelen İsa'nın en yakınındaki kişiyi, yani lider olan Petrus'u. Peki onlar ne yaptı? Gittiler, o dönemin en sevilmeyen mesleklerinden birini yapan, işgalci Roma adına çalışan eski bir vergi görevlisi (Matta) seçtiler. Hatta on ikiler arasında bile olmayan, sıradan bir hekimi (Luka) ve yine elçi olmayan genç Markos'u yazar olarak kabul ettiler. Neden? Çünkü sahte bir PR yani reklam çalışması yapmıyorlardı. Gerçekten bu kişiler Allah'ın Ruh'unun yönetiminde yazmıştı. Üstelik tarihin hiçbir döneminde bu İncil yazarlarının başkası olduğuna dair alternatif bir iddia veya belge, kanıt ortaya çıkmamıştır. Kanıtlar ve arkeolojik buluntular hep bu isimlerle elden ele dolaşmıştır. Yüzlerce Yıl Sonra mı Yazıldı? (Tarihlendirme Meselesi) Gelelim o meşhur kulaktan kulağa meselesine. İddiaya göre İnciller, İsa çarmıha gerildikten çok uzun asırlar sonra, kulaktan dolma bilgilerle yazıldı. Tarih ve arkeoloji ise bambaşka bir şey söylüyor. Bugün seküler, inançsız tarihçilerin bile büyük çoğunluğu İncil'in birinci yüzyılın ikinci yarısında (MS 50-90 arası) yazıldığında hemfikir. Yani olaylardan sadece 30-40 yıl sonra. Antik dünya standartlarına göre bu, kelimenin tam anlamıyla göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süredir. Düşünün, 1980'lerde olan bir olayın kitabını bugün yazsanız, buna yüzyıllar sonra uydurulmuş efsane denir mi? Üstelik İncil yazıldığında, olayların bizzat içinde olan şahitler ve Hristiyanlık karşıtları hala hayattaydı. Yanlış veya uydurma bir şey yazıldığında, "Bir dakika, biz oradaydık, İsa böyle bir şey yapmadı!" diyecek binlerce insan vardı. Erken dönemde bu metinlerin hızla kabul görmesi, içindeki bilgilerin hayattaki şahitler tarafından doğrulanabiliyor olmasındandır. Ve ek olarak: "Ama Baba'nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak." (Yuhanna 14:26) "Öncelikle şunu bilin ki, Kutsal Yazılar'daki hiçbir peygamberlik sözü kimsenin özel yorumu değildir. Çünkü hiçbir peygamberlik sözü insan isteğinden kaynaklanmadı. Kutsal Ruh tarafından yöneltilen insanlar Tanrı'nın sözlerini ilettiler." (2. Petrus 1:20-21) Görgü Tanığı Yok İddiası ve Metindeki İpuçları İncil'i okuduğunuzda, masa başında sonradan uydurulamayacak kadar gerçek ve yerel detaylara çarparsınız. Örneğin, İncil yazarları Kudüs'teki belirli bir şifa havuzunun tam olarak beş eyvanı olduğunu yazar. Bazı arkeologlar yıllarca bunun sembolik bir uydurma olduğunu sandılar. Ta ki Beytsayda Havuzu kazılıp gerçekten beş eyvanlı yapısı gün yüzüne çıkana kadar. Sadece o coğrafyada yetişen ağaç türleri, rüzgarın esiş yönü, köyler arasındaki yokuşlar veya o dönem İsrailinde en çok kullanılan isimlerin (Simun, Yahuda vb.) istatistiksel olarak tamamen doğru oranda kullanılması... Yüz yıl sonra bambaşka bir ülkede, hiç görmediği bir yer hakkında uydurma bir metin yazan biri bu kadar yerel detayı nereden bilebilir? Yuhanna ve Matta doğrudan olayların içindeydi. Markos, Petrus'un en yakınındaki isimdi ve onun söylediklerini kaleme aldı. Luka ise kitabının girişinde açıkça söyler. O bir dedektif gibi, olayları en başından beri gören şahitlerle tek tek görüşerek bunları derlemiştir. İznik Konsili ve Sözde Binlerce Yakılan İncil (Gerçekten hala İznik konsili konusu konuşuluyor mu!?) Çay masasında her şeyi ben bilirim tarzı konuşmaları yapmak çok sevilir. "İznik Konsili'nde 3000 İncil getirildi, 4'e düşürüldü, geri kalanı yakıldı." Tarihi hiçbir dayanağı olmayan tamamen bir şehir efsanesi. Konsilde İncil sayısı tartışılmadı bile. Hangi hayal gücü bunları üretiyor gerçekten hayranlık uyandırıcı. Ama komik olan bir diğer şey, bunlara inanmak. (Maalesef ben de zamanında kulaktan dolma bu şeylere hiç araştırmadan inanmıştım.) Metin güvenilirliğine gelirsek: Antik çağın en güvenilir edebi eseri sayılan Homeros'un İlyada'sının elimizde 600 civarı kopyası vardır ve orijinali ile ilk kopya arasında 500 yıl yatar. Kimse çıkıp da "İlyada değiştirilmiştir!!!!!" demez. Peki Yeni Antlaşma'nın (İncil) durumu ne? Elimizde 5.800'den fazla orijinal Grekçe el yazması var! Erken dönem çevirileri de sayarsanız bu sayı 24 bini buluyor. Orijinal yazım tarihi ile elimizdeki ilk fragmanlar arasındaki süre sadece birkaç on yıl. Bir metnin değiştirilebilmesi için, dünyanın dört bir yanına (Mısır'dan Suriye'ye, Roma'dan Anadolu'ya) dağılmış bu binlerce kopyanın aynı anda toplanıp tek bir kelimesine kadar senkronize değiştirilmesi gerekir. Mantıken, tarihsel olarak ve fiziksel olarak bu imkansızdır. İncil'in değiştirildiğine inanıyorsanız, bizim tarih kitaplarımızın değiştirildiğine de inanın. Kanuni Sultan Süleyman hiç yaşamadı iddiası ne kadar gülünçse, bu da o kadar gülünç. Kopyala-Yapıştır mı, Gerçek Şahitlik mi? Son olarak meşhur çelişki iddiaları. "Bir İncil'de mezarda bir melek var diyor, diğerinde iki melek. Hani nerede güvenilirlik?" derler. Bir trafik kazası düşünün. Dört farklı şahidi mahkemeye çağırdınız. Dördü de kelimesi kelimesine, virgülüne kadar aynı ifadeyi verirse hakim ne düşünür? "Siz dışarıda anlaşıp ağız birliği yapmışsınız, yalan söylüyorsunuz." Gerçek şahitlerin ifadelerinde her zaman farklı perspektifler vardır. Biri arabanın rengine odaklanır, diğeri fren sesine. İncildeki sözde çelişkiler de aslında tam olarak böyledir. Matta olaya Yahudi gözüyle bakar ve kendi önemsediği detayları yazar, Luka ise Romalı bir hekim gözüyle farklı bir açıdan yaklaşır. Birinin "bir melek gördüm" demesi (çünkü o sadece konuşan meleğe odaklanmıştır) orada iki melek olduğu gerçeğini yanlışlamaz. Farklılıklar, aslında metinlerin dışarıdan bir editörün elinden çıkmadığını, aksine bağımsız ve gerçek şahitlikler olduğunu kanıtlar. Elbette Hristiyanlık inancı kişisel bir kalp ve vicdan meselesidir. Kimse kimseyi zorla bir şeye inandıramaz. Ancak "İncil efsanedir, tarihi hiçbir temeli yoktur, yazarları anonimdir" argümanı, tarihi gerçeklerle yüzleştiğinde ayakta kalamıyor. Kutsal Kitap tarihin en titiz sınavlarından geçmiş, olayların canlı tanıklarının gözetiminde yazılmış ve binlerce antik kopya ile günümüze sapasağlam ulaşmış belgelerdir. Sorular sormak iyidir. Ama cevapları ararken ezberlerin dışına çıkmak çoğu zaman ufkumuzu beklediğimizden çok daha fazla açar.
- Hristiyanlık Dini Kurucusu Pavlus mu?
Soruyu soran kişi: "Hristiyanlık dini kurucusu Pavlus mu? İncil'i Pavlus mu yazdı?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Türkiye'de dinler tarihiyle biraz ilgilenen herkesin mutlaka kulağına çalınan o meşhur bir iddia vardır: "Hristiyanlığı aslında İsa değil, Pavlus kurdu. İsa'nın getirdiği o saf inancı Pavlus bozdu ve bugünkü haline getirdi." Tabi bu iddialarda eli emeği olan kişiler ülkemizin ilahiyatçıları ve akademisyenleri. Peki bir kişinin kimliğinin "Akademisyen-İlahiyatçı" olması, asla yalan söyleyemeyeceği anlamına mı geliyor? Belki bilerek bunu yapıyorlar, belki de bilmeden. Birlikte konuya bakalım: İlk duyduğunuzda, özellikle de gizli bilgi fısıltısı taşıyormuş gibi göründüğü için insana çok cazip, çok mantıklı gelebilir. Peki ama tarihi gerçekler ve Hristiyanlığın kendi iç tutarlılığı bu iddiayı doğruluyor mu? Pavlus Olmayan Bir Şeyi İcat Etmedi, Var Olanı Aktardı En yaygın yanılgı, İsa'nın çarmıha gerilişi ve dirilişi gibi temel inançları Pavlus'un sonradan uydurduğu düşüncesidir. Fakat bu o kadar mantıksızdır ki. Çünkü İsa Mesih'in Havarileri, öğrencileri Pavlus ile aynı dönemde yaşadılar. Pavlus'tan haberleri vardı ve tanıştılar bile! Pavlus'un mektupları kronolojik olarak incelendiğinde çarpıcı gerçeklerle karşılaşırız. Pavlus, Korintliler'e yazdığı birinci mektupta (1. Korintliler 15) şöyle der: "Aldığım bilgiyi size öncelikle ilettim: Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi. 5 Kefas'a (Petrus), sonra Onikiler'e göründü. 6Daha sonra da beş yüzden çok kardeşe aynı anda göründü. Bunların çoğu hâlâ yaşıyor, bazılarıysa öldüler. 7-8 Bundan sonra Yakup'a, sonra bütün elçilere, son olarak zamansız doğmuş bir çocuğa benzeyen bana da göründü. 9 Ben elçilerin en önemsiziyim. Tanrı'nın kilisesine zulmettiğim için elçi olarak anılmaya bile layık değilim.." İşte burası çok önemli. Tarihçiler ve teologlar, Pavlus'un burada bahsettiği inanç bildirisinin kendisinden çok öncesine, İsa'nın çarmıha gerilişinden sadece 1-2 yıl sonrasına kadar uzandığını kabul eder. Yani Pavlus bir din uydurmadı. Zaten Kudüs'teki ilk inananlar arasında var olan, ilahi olarak kabul edilen bir inancı, tıpkı kendisine aktarıldığı gibi diğer uluslara taşıdı. Çekirdek inanç zaten oradaydı. Pavlus sadece bu inancın dünyaya yayılmasında bir megafon görevi gördü. İsa'nın Öğrencileri Neden Sessiz Kalsın? Düşünsenize, İsa'nın yanında yıllarca yürümüş, onunla yemek yemiş, öğretilerini bizzat kendi kulaklarıyla duymuş olan Petrus, Yuhanna ve Yakup gibi devasa figürler var o dönemde. Eğer Pavlus çıkıp da ustalarının mesajını tamamen çarpıtsaydı, yeni ve uydurma bir din icat etseydi, bu adamlar ona karşı durmaz mıydı? Hem de nasıl dururlardı! Oysa tarihi kayıtlar tam tersini söylüyor. İncil'de (Galatyalılar 2. bölümde) Pavlus, Kudüs'e gidip Kilise'nin direkleri sayılan bu isimlerle görüştüğünü anlatır. Sonuç? Petrus ve diğerleri Pavlus'un mesajını onaylamış ve ona sağ elini vererek (yani tam bir destek ve ortaklık sunarak) onu diğer uluslara müjdeyi duyurması için uğurlamışlardır. Hatta Petrus, kendi mektubunda (2. Petrus 3) Pavlus'un yazdıklarından övgüyle bahseder ve Kutsal Ruh'un esinlemesiyle yazdığını belirtir. Ustalarının mirasına canları pahasına sahip çıkan havarilerin, inancı bozan birine destek vermesi mantıklı mı? Asla. Mesajlar Arasında Çatışma Değil, Tamamlayıcılık Var "İsa sevgi dolu bir ahlak öğretmeniydi, Pavlus ise işi teolojiye ve kurallara boğdu, inancı bozdu" derler. Bu, İncil'i bütüncül okumamaktan kaynaklanan bir illüzyondur. İsa'nın Dağdaki Vaaz'ını okuyun. Düşmanlarınızı sevin, kötülüğe iyilikle karşılık verin der. Sonra dönüp Pavlus'un Romalılar'a yazdığı mektubun 12. bölümüne bakın. Pavlus birebir aynı şeyi söyler: "Kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilikle yen." Ortada bir çelişki yok. İsa temeli atmış, Pavlus ise o temelin üzerine İsa'nın talimatlarıyla binayı inşa eden ustabaşlarından biri olmuştur. Mimarın çizdiği planı uygulayan bir mühendisi, binanın asıl tasarımcısı sanmak büyük bir hatadır. Pavlus'un Kazancı Neydi? Pavlus'un kazancı yok. Hatta zararı var. Pavlus (eski adıyla Saul) kendi toplumunda son derece saygın, eğitimli, statü ve güç sahibi bir din bilginiydi. Sadece bu değil, o dönemin süper gücünün bir vatandaşıydı. İlk Hristiyanları tutuklatıp hapse atacak ve öldürtecek kadar da radikaldi. Bir gün aniden, inandığı her şeyi elinin tersiyle itti. Sırf "İsa Mesih'tir, İsa Rab'tir" dediği için taşlandı, kırbaçlandı, yıllarca hapis yattı, gemi kazaları geçirdi, aç kaldı ve sonunda Roma'da başı kesilerek idam edildi. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün. Saygınlık ve zenginlik içinde yaşamak varken, kimse kendi uydurduğu koca bir yalan uğruna böylesi bir sefaleti ve ölümü göze alır mı? İnsanın doğasına aykırı. Pavlus'un hayatındaki bu keskin dönüşümün tek bir mantıklı açıklaması vardır: Gerçekten de dirilmiş olan İsa Mesih ile Şam yolunda karşılaşmış olması. Pavlus, Hristiyan inancının kurucusu değildir. İnancın en büyük, en çalışkan ve en fedakar elçilerinden biridir. Mesajı o yazmadı, sadece postacıydı. Ve postacıyı suçlamadan önce, mektubun içindeki o muazzam sevgi ve kurtuluş mesajına bakmak, her zaman çok daha ufuk açıcıdır. Lütfen Hristiyanlığı, Hristiyanlardan öğrenin..
- Hz. İsa'yı Hristiyanlar mı ilahlaştırdı?
Soruyu soran kişi: " Hz. İsa'yı Hristiyanlar mı ilahlaştırdı? Hz. İsa'yı rahipler mi tanrılaştırdı?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. İsa Mesih hakkında çevreden duyduğunuz hikayeler muhtemelen hep aynı şeylerdir: O harika bir peygamberdi, üstün ahlaki öğütler verdi, körlerin gözlerini açtı ve hastaları iyileştirdi. Ancak asla "Ben Allah'ım, ben Allah'ın oğluyum" demedi. Genel kanıya göre O'nun ölümünden yıllar sonra, belki Pavlus'un etkisiyle belki de İznik Konsili'ndeki siyasi hamlelerle ilahlaştırılarak bambaşka bir figüre dönüştürüldü. Kulağa oldukça mantıklı ve derli toplu geliyor, değil mi? Bazı ilahiyatçılar ve sözde akademisyenler de bunu savunuyorlar. Peki bir kişinin ilahiyatçı kimliğine sahip olması veya akademisyen olması, mutlak gerçeği söylediği anlamına mı gelir? Fakat bu iddia, Yeni Antlaşma (İncil) metinlerinin tarihsel gerçekliğiyle ve 1. yüzyıl Yahudi kültürüyle yüzleştiğinde ciddi şekilde afallamaya başlıyor. Şimdi tarihi metinlere ve İsa'nın kendi sözlerine biraz daha yakından bakalım. Gerçekten de sadece bir peygamber olarak mı kalmak istedi, yoksa arkasında çok daha büyük bir söz mü bıraktı? Günahları Bağışlama Yetkisi: "Bunu Kim Yapabilir?" Diyelim ki sokakta yürüyorsunuz. Biri gelip size tokat attı ve cüzdanınızı çaldı. O sırada olayı uzaktan izleyen tanımadığınız bir adam yanınıza yaklaşıp size tokat atan kişiye dönüyor ve şöyle diyor: "Seni affediyorum, bütün suçlarını bağışladım." Ne düşünürsünüz? Muhtemelen adamın delirdiğini. Çünkü mantıken sadece kendisine karşı suç işlenen kişi affetme yetkisine sahiptir. Markos 2. bölümde tam olarak buna benzer bir olay yaşanır. Felçli bir adamı İsa'nın önüne getirirler. İsa adama "Ayağa kalk" demek yerine, o dönem için şok edici bir şey söyler: "Oğlum, günahların bağışlandı." Bunu duyan Yahudi din bilginleri adeta küplere bindi. Kendi aralarında haklı olarak şu soruyu sordular: "Bu adam ne cüretle böyle konuşuyor? Tanrı'ya küfrediyor! Tanrı'dan başka kim günahları bağışlayabilir?" (Markos 2:7) (Tabi ayetlerin devamında İsa sadece günahı bağışlamakla kalmıyor, doğuştan felçliyi de iyileştiriyor. Ve insanlara "Bakın, işte günahları bağışlama yetkim var." diyor tabiri caizse.) Ortadoğu kültüründe ve dönemin inancında günahlar en nihayetinde Tanrı'ya karşı işlenir ve af yetkisi sadece O'ndadır. İsa, bu yetkiyi kendisinde görerek aslında üstü kapalı değil, son derece açık bir ilahlık iddiasında bulunuyordu. "Ben ve Baba Biriz" Sözü İsa, "Ben ve Baba biriz" (Yuhanna 10:30) der. (Yani ben ve Allah, biriz tekiz. Birlikteyiz.) Bu sözü duyan Yahudiler hemen yerden taşları toplarlar. İsa onlara neden kendisini taşlamak istediklerini sorduğunda aldıkları cevap, onun ne demek istediğini çok iyi anladıklarının kanıtıdır: "..Tanrı'ya küfrettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun." Eğer İsa sadece "Biz Tanrı'yla aynı fikirdeyiz, aynı yoldayız" demek isteseydi, onlara "Durun, beni yanlış anladınız, ben sadece bir elçiyim" derdi. Ama demedi. Geri adım atmadı. "Ben'im" (EGO EIMI) Gizemi Eski Antlaşma'da (Tevrat) Musa peygamber yanan çalının önünde Tanrı'ya adını sorduğunda, Tanrı ona "BEN BEN'İM" (YHWH) der. (Kendiliğinden var olan, ebedi ezeli olan, yaratılmamış) Bu isim İsrailliler için o kadar kutsaldır ki, sıradan bir sohbette ağza bile alınmaz. Yuhanna 8:58'de İsa, kendisini sorgulayanlara şu tarihi ve sarsıcı cümleyi kurar: "Size doğrusunu söyleyeyim, İbrahim doğmadan önce BEN'İM. (Ben Var'ım)" Dikkat edin, "İbrahim doğmadan önce ben vardım" demiyor. Kasten, gramer kurallarını da aşarak Tanrı'nın özel ismini kendisine atfediyor. Sonuç? Yahudiler onu öldürmek için yine taşlara sarılıyor. Çünkü İsa'nın iddiasının, sadece büyük bir peygamber olmakla uzaktan yakından ilgisi yoktu. İnsanoğlu Unvanı Zannedildiği Gibi Basit Değil İsa'nın kendisi için en çok kullandığı unvan İnsanoğlu'dur. Türkiye'de bu unvanı duyduğumuzda "İşte bakın, kendisinin sadece bir insan olduğunu vurguluyor" diye düşünürüz. Ancak 1. yüzyıl Yahudisi için "İnsanoğlu" bambaşka bir anlama geliyordu. Bu unvan, Eski Antlaşma'daki Daniel peygamberin bir görümüne dayanır. (Daniel 7:13-14) Daniel, görümünde İnsanoğluna benzer birinin göğün bulutlarıyla geldiğini ve O'na bütün halkların, ulusların tapınacağı sonsuz bir egemenlik verildiğini anlatır. İsa Mesih mahkemeye çıkarıldığında, Başkâhin ona "Sen Tanrı'nın Oğlu Mesih misin?" diye sorduğunda İsa şöyle yanıt verir: "Söylediğin gibidir. Üstelik size şunu söyleyeyim: İnsanoğlu'nun Kudretli Olan'ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz." (Matta 26:64) Başkâhin bu cevabı duyunca dehşet içinde üstündeki özel kıyafetleri yırtar. Neden? Çünkü İsa sıradan bir insan olduğunu değil, Daniel'in peygamberliğindeki bulutlar üzerinde gelen, tüm ulusların tapınacağı kişi olduğunu iddia etmiştir. Tapınılmayı, Secdeyi Reddetmemesi Ortadoğu ve İbrahimî dinler geleneğinde değişmez bir kural vardır: Yalnızca Tanrı'ya tapınılır. İncil'de veya Tevrat'ta ne zaman biri bir meleğin ya da peygamberin ayaklarına kapanıp tapınmaya kalksa, şiddetle reddedilir. "Kalk ayağa, ben de senin gibi bir insanım!" derler. (Örneğin Elçilerin İşleri 10:25-26'da Petrus bunu yapar) Peki İsa Mesih ne yaptı? Ölümden dirilişinden sonra öğrencilerinden Tomas, İsa'nın yaralarına dokunup ona "Rabbim ve Tanrım!" dediğinde (Yuhanna 20:28), İsa onu azarlamadı. "Estağfurullah, ben sadece bir kulum, bana tapınma" demedi. Aksine, "Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!" diyerek bu tapınışı açıkça kabul etti. Tüm bu kanıtları bir araya getirdiğimizde karşımıza net bir tablo çıkıyor. Tarihsel kayıtlar, İsa'nın kendisini sadece ahlaki öğütler veren, "komşunuzu sevin" diyen sıradan bir peygamber olarak tanıtmadığını gösteriyor. O, günahları bağışladı. Tanrı'nın isimlerini kendisine söyledi ve kanıtladı. Sonsuz egemenliğin sahibi olduğunu söyledi ve kendisine secde edilmesini kabul etti. Ünlü yazar C.S. Lewis'in çok güzel özetlediği gibi; bu kadar radikal iddialarda bulunan biri için sadece üç ihtimal kalır: 1. Ya aklını yitirmiş bir delidir. 2. Ya insanları bilerek kandıran bir yalancıdır. 3. Ya da tam olarak söylediği kişidir. "O sadece iyi bir peygamberdi" seçeneği, bizzat İsa'nın kendi sözleriyle masadan kaldırılmıştır. İsa'nın mesajını, iddialarını ve çarmıha geriliş nedenini anlamak için, sözlerini sonradan uydurulmuş efsaneler olarak değil, 1. yüzyılın o tozlu sokaklarında yankılanan sarsıcı gerçekler olarak okumak gerekir. Mesele, bu radikal iddiaya nasıl bir cevap vereceğimizdir. İsa Mesih'in kendi havarileri (öğrencileri) bu uğurda kellelerini feda etmişlerdir. Kendileri uydursaydı, uydurdukları yalan uğruna bunca zülme katlanırlar mıydı? Konuyla ilgili ücretsiz kitap siparişi için: https://www.kutsalkitap.org/marangozdan-da-ote/
- Hristiyanlıkta Faiz Günah mı?
Soruyu soran kişi: " Hristiyanlıkta faiz haram mı? Hristiyanlıkta faiz günah mı?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Sevgili dostlar, hepimiz gündelik hayatın koşturmacası içindeyiz. Faturalar, hayallerimiz, kurmak istediğimiz işler veya sadece ay sonunu getirme çabası... Modern dünyanın ekonomik çarkları o kadar hızlı dönüyor ki, inancımızı yaşarken bazen durup kendimize şu soruyu sorma ihtiyacı hissediyoruz: "Hristiyan bir birey olarak bu sistemin neresinde durmalıyım? Bankalarla çalışmak, kredi çekmek veya faizli işlemlere girmek inancımıza göre günah mıdır?" En Büyük Buyruktan İkincisi -Kardeşini Koru- Meselenin köklerine inmek için önce Eski Antlaşma'ya bakmamız gerekiyor. Hristiyan ahlakının temelinde zayıfı ve yoksulu korumak yatar. Bu yüzden Kutsal Kitap, faiz konusunda sömürüyü kesin bir dille reddeder. Örneğin, Mısır'dan Çıkış 22:25 ayeti çok nettir: “Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula ödünç para verirseniz, ona tefeci gibi davranmayacaksınız. Üzerine faiz eklemeyeceksiniz." (Mısır'dan Çıkış 22:25) Aynı şekilde Levililer 25:36-37, zor duruma düşmüş bir kardeşe faizle borç verip onun üzerinden kazanç sağlamayı yasaklar. Yaratıcı'nın buradaki mesajı açıktır: Çaresiz bir insanın durumunu kendi zenginliğin için bir fırsata çeviremezsin. Kuralların Ötesinde Bir Kalp Meselesi Luka 6:34-35'te Mesih şöyle der: "Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz, bu size ne övgü kazandırır? Günahkârlar bile verdiklerini geri almak koşuluyla günahkârlara ödünç verirler. Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, Yüceler Yücesi'nin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir." (Luka 6:34-35) Bir Hristiyan için asıl mesele "Şu işlemi yaparsam günaha girer miyim?" korkusundan ziyade, "Kardeşime karşılıksız bir sevgiyle yaklaşabiliyor muyum?" sorusudur. Eğer birinin gerçekten yardıma ihtiyacı varsa, Hristiyan ahlakı o borcun geri dönüşünü, hatta bazen anaparasını bile düşünmeden vermeyi öğütler. Bazen konusuna dikkat çekiyorum. Çünkü RAB şunu öğütlemiştir: “İşte, sizi koyunlar gibi kurtların arasına gönderiyorum. Yılan gibi zeki, güvercin gibi saf olun." (Matta 10:16) Kilise Babaları Tefeciliğe Neden Karşı Çıktı? İlk yüzyıl Kilise Babaları (örneğin Altınağızlı Aziz Yuhanna), tefeciliği ruhu paramparça eden büyük bir hastalık olarak görmüşlerdir. Neden mi? Çünkü o dönemde faiz, güçlülerin garibanları köleleştirmek için kullandığı acımasız bir araçtı. (Lakap olarak "Altınağızlı" Aziz Yuhanna diyince aklınıza yurtdışından bir figür gelmesin hemen, kendisi Hatay Antakyalıdır.) İnancımıza göre; Tanrı'nın suretinde yaratılmış bir insanın acısından, hastalığından veya açlığından kar elde etmek, yapılabilecek en büyük ruhsal yıkımlardan biridir. Bu durum kişiyi açgözlülüğe sürükler ve kalbini merhamete kapatır. Günümüzde Kredi ve Bankacılık: Sınır Nereden Geçiyor? Peki işi günümüze, modern finans dünyasına taşıdığımızda ne oluyor? Kiliselerimizin banka hesapları var, inananlar kredi kartı kullanıyor. Burada bir çelişki mi var? Hayır. Hristiyanlar şekilcilikten ziyade eylemin özüne odaklanır. İşin içinde sömürü (tefecilik) mi var, yoksa modern ticaret mi? Bu ayrımı daha iyi anlamak için güncel hayatın içinden birkaç örneğe bakalım: Sömürü ve Günah Olan Durum: Bir komşunuz evinin kirasını ödeyemiyor, çocuğunun hastane masrafı var veya temel gıdaya ulaşamıyor. Ona borç verip "Bana bunu 1 ay sonra faiziyle ödeyeceksin" derseniz, bu tam anlamıyla Kutsal Kitap'ın lanetlediği tefeciliktir. Kardeşinizin çaresizliğini sömürmüş olursunuz. Makul ve Ticari Olan Durum: Diyelim ki bir plazada çalışıyorsunuz ve maaşınızın enflasyon karşısında erimemesi için bankanın sunduğu yatırım araçlarını değerlendiriyorsunuz. Ya da girişimci ruhlu birisiniz; internetten bazı ürünler satacağınız bir e-ticaret işi kurmak istiyor ve bunun için ticari bir girişim kredisi çekiyorsunuz. Belki de İstanbul'un o yorucu trafiğinde işe daha rahat ve güvenli gidip gelmek için kendinize 50cc bir motor alacaksınız ve bunun için banka finansmanı kullanıyorsunuz. İşte bu ikinci maddedeki örnekler yoksulu sömürmek olarak değerlendirmez. Bunlar tarafların karşılıklı rızasıyla gerçekleşen, çaresizliği değil büyümeyi ve ihtiyacı karşılamayı hedefleyen modern ekonomik araçlardır. Hristiyanlıkta mesele hiçbir zaman paranın kendisi olmamıştır. Asıl mesele insanın parayla kurduğu zehirli ilişkidir. Parayı putlaştırmak, paraya tapmak ve bir başkasının zayıflığından faydalanmak, ruhumuzu Tanrı'dan uzaklaştırır. Bizler, finansal kararlar alırken vicdanımızı açık tutmalı, "Bu işlemde sevgi, dürüstlük ve merhamet var mı, yoksa hırs ve sömürü mü yatıyor?" diye kendimize sormalıyız. Modern ekonominin içinde var olurken, kalbimizi açgözlülüğün tuzaklarından korumak hepimizin en büyük ruhani mücadelesidir.
- Hristiyanlıkta Evlenmeden İlişkiye Girmek Günah mı?
Soruyu soran kişi: " Hristiyanlıkta evlenmeden ilişkiye girmek günah mı? Hristiyanlıkta zina var mı? Hristiyanlıkta zina haram mı?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Bazı kişiler Hristiyan inancında evlilik dışı ilişkinin sorun teşkil etmediğini sanmaktadır. Bu sanının asıl nedeni de "Hollywood Filmleri eşittir Hristiyanlık " sanılmasından ibarettir. Peki bunun gerçekliği var mıdır? Holywood filmleri veya dünyanın genel görüşlerinin Kutsal Kitap'ımızla bağlaşıklığı var mıdır? Hayır elbette. Detaylara birlikte bakalım: Yaşadığımız dünya arzularımızı hemen tatmin etmemizi, anlık hazların peşinden gitmemizi öğütlüyor. Ancak Tanrı’nın her birimiz için çok daha derin, çok daha onurlu bir planı var. Kimin Egemenliği Altındayız? Hristiyanlıkta özgürlük, kafamızın her estiğini yapmak değil; bizi köleleştiren arzulara hayır diyebilme gücüdür. Pavlus, Korintliler'e olan mektubunda Kutsal Ruh'un vahyiyle şöyle yazar: " “Bana her şey serbest” diyorsunuz, ama her şey yararlı değildir. “Bana her şey serbest” diyorsunuz, ama hiçbir şeyin tutsağı olmayacağım. “Yemek mide için, mide de yemek içindir” diyorsunuz, ama Tanrı hem mideyi hem de yemeği ortadan kaldıracaktır. Beden fuhuş için değil, Rab içindir. Rab de beden içindir." (1. Korintliler 6:12-13) Evlilik dışı ilişki arzusu, bazen biyolojik bir dürtünün bazen de psikolojik bir durumun ruhu esir almasıdır. Eğer dürtülerin seni yönetiyorsa, özgür değilsin demektir. Bilimsel olarak da biliyoruz ki beyindeki dopamin döngüsü anlık hazlara ulaşıldıkça daha fazlasını ister. (Örnek abur cuburu tükettikçe tüketmek, Instagram Reels'ları kaydırdıkça kaydırmak..) Bu nörolojik bir bağımlılık mekanizmasıdır. RAB seni bir bağımlı olarak değil, bir kral/kraliçe gibi kendi nefsine Rab'bin verdiği güçle hükmeden biri olarak yarattı. "Çünkü Mesih İsa'ya iman ettiğiniz için hepiniz Tanrı'nın oğullarısınız." (Galatyalılar 3:26) Oksitosin ve "Tek Beden" Olmak Hakkında Kutsal Kitap, "İkisi tek bir beden olacaklar" der. (Yaratılış 2:24) Bu sadece şiirsel yani romantik bir ifade değildir, biyolojik bir gerçekliktir. Cinsel birliktelik sırasında beyinde oksitosin (bağlılık hormonu) ve vazopressin salgılanır. Bu hormonlar, iki kişi arasında güçlü bir duygusal mühür oluşturur. Bilimsel Veri: Evlilik bağı olmaksızın, yani güvenli bir liman yokken bu hormonların sürekli tetiklenmesi ve ardından gelen ayrılıklar, beynin "bağlanma yeteneğine" ve özgüven ile başkalarına güvenmesi durumuna zarar verir. (Örnek iki kaynak: https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC5815947/ ve https://scholarworks.boisestate.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1019&context=sspa_10 ) Sık partner değiştirmek veya evlilik dışı bağlar kurmak, ruhunda derin izler bırakır. Tanrı seni bu ruhsal ve kimyasal parçalanmadan korumak için sınırlar koymuştur. Tanrı’nın Tasarımına Güven: "Mimar Sen Değilsin" Bir cihazın içinden çıkan kullanım kılavuzunu düşün. Eğer üretici "bu cihazı suya sokma" diyorsa, bu senin eğlenceni kısıtlamak için değil cihazın bozulmasını engellemek içindir. "Tanrı'nın isteği şudur: Kutsal olmanız, fuhuştan kaçınmanız.." (1. Selanikliler 4:3) (1. Selanikliler 4:3'e dair not: fuhuştan Terim, Yeni Antlaşma’da cinsel ahlâksızlığın türlü biçimlerini tanımlamak için kullanılır.) Rab'bimiz cinselliğin yaratıcısıdır. Onu en keyifli ve en anlamlı haliyle yaşamanı ister. Ancak O, bu güçlü enerjinin sadece koşulsuz sadakat ve tam teslimiyet (evlilik) ortamında güvenli olduğunu bilir. Evlilik dışı ilişki, ateşi şöminenin dışına taşımak gibidir. Şöminede seni ısıtan ateş, dışarıda evi yakar. Özsaygı ve Değer Sen Mesih’in kanıyla pahalıya satın alındın.. "Bir bedel karşılığı satın alındınız; onun için Tanrı'yı bedeninizde yüceltin." - 1. Korintliler 6:20 Sen sıradan bir biyolojik varlık değil, Yüce Tanrı’nın bir yansımasısın. Anlık bir arzu için kendini tüketilebilir bir nesne haline getirmek, kendi değerine ihanettir. Birine bedenini sunmak, ona ruhunu da sunmaktır. Evlilik dışı bir ilişkide, karşı tarafa şunu demiş olursun: "Sana sadece bedenimi ve vaktimi veriyorum ama hayatımı ve sorumluluğumu vermiyorum." Bu sevgi değil bir alışveriştir. Tanrı seni alışverişe değil, adanmışlığa çağırıyor. Sabrın Gücü Kutsal Kitap’ta "Özdenetim" Kutsal Ruh’un meyvelerinden biridir. (Galatyalılar 5:22-23) Bugün bu arzuna dur diyebilmen, senin karakterini çelikleştiren bir antrenmandır. Dürtülerini kontrol edemeyen bir insan, hayatın diğer alanlarında (iş, dostluk, zorluklar) da ilk fırtınada pes eder. Beklemek pasif bir duruş değildir, ruhsal bir zaferdir. Bu zafer, seni Tanrı'nın huzurunda alnı açık, ruhu bütün bir insan kılar. Kardeşim, Dua et ve şunu hatırla: Tanrı sana "yapma" dediğinde, aslında "kendine zarar verme" diyor. O’nun sevgisi seni kısıtlamak için değil, seni özgürleştirmek ve en yüksek potansiyeline ulaştırmak için. Diz çök ve O’ndan sana bu gücü vermesini iste. "Genç insan yolunu nasıl temiz tutar? Senin sözünü tutmakla." - Mezmurlar 119:9 Bu yolu seçersen, sadece bir kurala uymuş olmayacaksın. Ruhunu, bedenini ve gelecekteki huzurunu koruma altına alacaksın.
- Hristiyanlıkta Tanrı Kendini Nasıl Sınırlar?
Soruyu soran kişi: " Hristiyanlıkta Tanrı kendini nasıl insan bedeninde sınırlar? Mutlak güç sahibi kendini sınırlar mı? İsa Mesih Tanrı'ysa o zaman güçsüz değil mi?" Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Bu sorulara aşinayız. Çünkü biz de bu kültürde büyüdük ve ailemizin inancıyla büyüdük. Buralara kadar geldiyseniz, tebrik ederiz. Araştırma cesaretini gösterdiğiniz için RAB sizi yönlendirsin ve Ruh'uyla öğretsin. Eğer İslam kültürüyle yoğrulmuş bir coğrafyada büyüdüyseniz (ki öyle olduğu için bir Türk Hristiyan'ın websitesindesiniz muhtemelen) veya bu inancın temellerini biliyorsanız, Tanrı (Allah) tasavvuru zihninizde çok nettir: O, mutlak güç sahibidir. Yemez, içmez, uyumaz, acı çekmez ve yaratılmışlara benzemekten tamamen münezzehtir (uzaktır). O, her şeyin ötesinde, ulaşılamaz bir yüceliktedir. Tam da bu harika ve görkemli Tanrı inancıyla yola çıktığımızda, Hristiyanlık'taki Tanrı'nın İnsan (İsa Mesih) olarak beden alması fikri ilk duyulduğunda akla mantığa sığmayan, hatta Tanrı'nın yüceliğine yapılmış bir hakaret gibi gelebilir. "Kozmosu yaratan, milyarlarca galaksiyi avucunda tutan o mutlak ve sınırsız güç, nasıl olur da aciz bir insan bedenine sıkışır? Tanrı nasıl zayıf düşebilir, acıkabilir, hatta ölebilir?" Okyanusu Bardağa Sığdırmak mı, Yoksa Yazarın Romanına Girmesi mi? Genelde yapılan en büyük mantık hatası şudur: Tanrı insan oldu denildiğinde, Hristiyanların evreni yöneten Tanrı'nın Allah'lığı tabiri caizse boş bırakıp, bütün varlığını sadece bir insan bedenine hapsettiğini düşündüğü sanılır. Yani okyanusu alıp bir su bardağına sığdırmaya çalışmak gibi. Elbette ki bu imkansızdır. Ancak Hristiyan inancındaki beden alma kavramı daha çok usta bir yazarın, yazdığı romanın içine bir karakter olarak girmesine benzer. Örneğin Elif Şafak'ın bir kitabı kaleme aldıktan sonra, o hikayenin içine bir karakter olarak girdiğini hayal edin. Yazar kitabın içine girdiğinde yazar olma vasfını, dışarıdaki gerçekliğini veya evrenini yaratma gücünü kaybeder mi? Hayır. Sadece kendi yarattığı dünyanın kurallarına, o dünyanın içindeyken tabi olmayı seçmiştir. İncil (Yuhanna 1:1 ve 1:14 bölümleri), bu durumu mükemmel bir şekilde açıklar. İslam'ın da İsa için kullandığı "Kelimetullah, Kelamullah" (Tanrı'nın Sözü/Kelamı) kavramına çok benzeyen bir ifadeyle şöyle der: "Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı." (Yuhanna 1:1) Tanrı sonsuzluğunu kaybetmedi; sadece görünmez olan Tanrı bizim onu anlayabilmemiz, dokunabilmemiz ve duyabilmemiz için anlayacağımız dilde bir Söz oldu ve bizim boyutumuza adım attı. Mutlak Güç, Kendini Sınırlandırma Gücünü de İçermez mi? İslam perspektifi "Tanrı yapamaz, O'nun şanına yakışmaz" derken, Hristiyanlık şöyle sorar: Mutlak güce sahip bir Tanrı için, sırf kullarına duyduğu sevgi yüzünden kendi ihtişamını bir kenara bırakıp insan olmak neden imkansız olsun? Eğer Tanrı her şeye kadirse, kendi gücünü geçici olarak perdeleme gücüne de sahip olmalıdır. İncil, İsa'nın durumunu şöyle anlatır (Filipliler 2:6-8): "Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama kul özünü alıp insan benzeyişinde doğarak ululuğunu bir yana bıraktı. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı." Dikkat edin, "Tanrılığından vazgeçti" demez, "ululuğunu bir yana bıraktı" der. Üzerindeki o göz kamaştırıcı, yakıcı ilahi ihtişam hırkasını çıkardı. Tıpkı tebaasının yaşadığı sefaleti, hastalığı ve acıyı sadece uzaktan izlemek istemeyen, sarayından çıkıp kraliyet kıyafetlerini çıkaran ve halkının arasına bir köylü gibi karışan büyük bir Kral gibi. Bu bir güçsüzlük değil, muazzam bir irade ve sevgi gösterisidir. Tanrı "Güçsüz" Olabilir mi? "Güç" ve "Zayıflık" kelimelerinin anlamlarını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Bir babanın, üç yaşındaki oğluyla halının üzerinde güreşirken oğlunun onu yenmesine ve yere sermesine izin verdiğini düşünün. O baba o an güçsüz müdür? Gerçekten yenilmiş midir? Hayır. Çocuğuna duyduğu derin sevgi ve şefkat yüzünden güçsüz olmayı seçmiştir. Onu asıl güçlü ve harika bir baba yapan şey kaslarındaki kaba kuvvet değil, çocuğunun seviyesine inebilme erdemidir. İşte tam bu noktada akıllara çok sık sorulan şu soru gelir: "İsa Mesih Tanrı'ysa o zaman Tanrı güçsüz mü, çünkü çarmıha gerildi ve öldürüldü?" Hristiyan ilahiyatında İsa'nın çarmıha gerilmesi, O'nun düşmanlarına karşı aciz kalıp yenildiği bir zayıflık anı değildir. Aksine, kendi isteğiyle ölüme yürüdüğü, insanlığı günahtan kurtarmak için o bedeli bizzat ödediği nihai bir kurtuluş anıdır. İncil'e göre İsa'yı o çarmıhta tutan şey çiviler veya Roma askerlerinin gücü değil, insanlığa duyduğu merhamettir. "Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var. " (Yuhanna 10:18) diyerek bu zayıflık görüntüsünün altındaki mutlak iradeyi vurgular. Hristiyanlığa göre, Çarmıh'taki zayıflık ve ölüm de tam olarak budur. İnsanların "Tanrı yenildi, Tanrı acı çekti, bu ne biçim inanç!" dediği noktada İncil (1. Korintliler 1:25) şöyle cevap verir: "Çünkü Tanrı'nın “saçmalığı” insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın “zayıflığı” insan gücünden daha güçlüdür." (1. Korintliler 1:25) Tanrı bizi korkutarak itaat ettirebilecekken; bizim acılarımızı, gözyaşlarımızı, ihanete uğramamızı ve hatta ölüm korkumuzu bizzat yaşayarak, içimizden biri olarak kalbimizi kazanmayı seçmiştir. Diğer inançlardan farkımız budur. Hristiyanlık Tanrı'nın acizleştiğini, küçüldüğünü veya yüceliğini kaybettiğini söylemez. Aksine, Tanrı'nın sevgisinin o kadar büyük, o kadar sonsuz olduğunu söyler ki, bu sevgi O'nu bizim çamurlu, karanlık dünyamıza kendi isteğiyle girmeye itmiştir. Tanrı'nın insan olması fikri O'nun güçsüzlüğünün bir kanıtı değil, insanın kendi başına Tanrı'ya ulaşamayacak kadar aciz olmasının ve Tanrı'nın bu mesafeyi kapatmak için cennetten yeryüzüne inmesinin hikayesidir. Yukarıdan bağırarak emirler veren bir yaratıcıdan ziyade, yarattıklarının dertlerine ortak olmak ve kurtarmak için çamura batan bir Yaratıcı portresidir bu. Belki mantığımız "Mutlak güç buna tenezzül etmez" demeye devam edebilir. Ancak kalbimiz, böyle bir sevginin gerçek olması ihtimalinin büyüklüğü karşısında durup düşünmeye değer bir alan bulacaktır.
- Hristiyanlıkta Kadın Pastör Olur mu? Hristiyanlıkta Kadın Lider olur mu?
Soruyu soran kişi :"Hristiyanlıkta Kadın Pastör Olur mu? Hristiyanlıkta Kadın Lider olur mu? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. "Hristiyan inancında kadınlar pastör olabilir mi?" sorusu, günümüzde bazen insanların beklentileriyle karşı karşıya gelen ve hassasiyetle yaklaşılması gereken bir konudur, özellikle de Hristiyan nüfusu yoğun olan ülkelerde. Türkiyemizde henüz bu sorulara pek aşina değiliz fakat 50 yıl içinde bu sorunun sıklığının artacağını öngörüyoruz. Bu konuyu incelerken temel amacımız kimseyi incitmek, dışlamak veya değerini küçümsemek değildir. Aksine, Kutsal Kitap'ın bu konudaki öğretilerini, Tanrı'nın sevgi dolu tasarısını merkeze alarak şeffaflıkla ortaya koymaktır. Bazıları, kilisenin kadın pastörlere izin vermemesini modern feminist akımların etkisiyle bir değer veya ezilmişlik meselesi olarak yorumlayabilir. "Eğer kilise kadın pastörleri/liderleri/önderleri kabul etmiyorsa, demek ki kadınlara değer vermiyor." şeklindeki bir mantık oldukça yaygındır. Ancak bu, teolojik açıdan yanıltıcı bir argümandır. Çünkü Hristiyanlıkta mesele kimin daha yetenekli veya değerli olduğu değil, Tanrı'nın evinde işlerin nasıl bir düzen içinde yürümesini istediğidir. (Türk kiliselerinin bazılarının düştüğü hatalar içerisinde) Eşit Değerimiz, Farklı Rollerimiz Her şeyden önce, Yaratılış bölümü (1:26-27) Tanrı'nın hem erkeği hem de kadını Kendi benzeyişinde yarattığını söyler. Dolayısıyla hem erkek hem de kadın saygı, onur ve değer bakımından Tanrı'nın gözünde mutlak bir eşitliğe sahiptir. "Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa'da birsiniz." (Galatyalılar 3:28) Ancak varoluşsal ve ruhsal anlamdaki bu eşitlik, kilise içindeki rol ve sorumlulukların da birebir aynı olması gerektiği anlamına gelmez. Sırf pastörlük (önderlik/ihtiyarlık/liderlik) görevi yalnızca belirli niteliklere sahip erkeklere verildi diye, kadınların Tanrı'nın egemenliğinde üstlendikleri muazzam ve hayati roller yok sayılamaz. Tarih ve Kutsal Kitap bunun kanıtlarıyla doludur: * Eski Antlaşma'da: Musa'nın kız kardeşi Miryam, Debora ve Hulda gibi peygamberlik yapan güçlü kadınlar görürüz. * Yeni Antlaşma'da: Anna, Filipus'un peygamberlik eden kızları, Meryem, Marta, Fibi (Phoebe), Prisilla, Yunya ve daha nicesi kilisenin belkemiği olmuştur. * Tarih Boyunca: Perpetua, Augustinus'un dua savaşçısı annesi Monika gibi kadınlar, imanlarıyla tarihe yön vermiştir. Dördüncü yüzyılda yaşamış pagan yazar Libanius'un Hristiyan kadınların inancı karşısında şaşkınlıkla, "Bu Hristiyanların ne biçim kadınları var!" demesi boşuna değildir. Buna ek olarak, İsa Mesih'in yeryüzündeki hizmetine bakarsak çok çarpıcı bir tabloyla karşılaşırız: Mesih'in hizmetini maddi ve manevi olarak destekleyenlerin büyük bir kısmı kadınlardı. (Luka 8:1-3) Çok daha önemlisi, Hristiyan inancının en temel taşı olan Mesih'in dirilişinin ilk tanıkları ve bu müjdeyi havarilere (erkeklere) iletmekle görevlendirilen ilk elçiler yine kadınlardı (Mecdelli Meryem vb.) Bu, Tanrı'nın kadına verdiği muazzam onurun ve güvenin en büyük kanıtıdır. Fakat aynı İsa Mesih, kilisenin temel otorite yapısını kurarken seçtiği 12 Havarinin tamamını erkeklerden belirlemiştir. Bu bir tesadüf veya o günün kültürüne boyun eğme değil, bilinçli bir ilahi tasarıdır. 1. Timoteos 2 ve Otorite Konusu İsa Mesih'in evrensel kilisesinin kurallarını belirleyen Kutsal Kitap, kiliseye kimlerin pastörlük yapabileceği konusunda belirsiz konuşmaz. Elçi Pavlus, 1. Timoteos 3:14-15'te inananların Tanrı'nın evinde nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. Kısacası kural basittir: Onun evi, Onun kuralları. Yeni Antlaşma'daki örneklere ve pastörlük için aranan şartlara baktığımızda, bu görevin erkeklere verildiğini görürüz. (1. Tim. 3:2, "tek eşli bir adam olmalı" gibi) "Kadın sükûnet ve tam bir uysallık içinde öğrensin. Kadının öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum; sakin olsun." (1. Timoteos 2:11-12) Bu ayeti okurken dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nüans vardır: Buradaki "öğretmek" kelimesi, müjdeyi paylaşmak veya bilgi vermek anlamında değil; kilise üzerinde doktrinel ve evrensel bir otoriteyle öğretmek (Yunanca: didaskein) anlamındadır. Aynı şekilde yasaklanan şey kadının yeteneklerini sergilemesi değil, erkekler üzerinde cemaat bağlamında otorite kullanması veya baş (önder/lider) rolünü üstlenmesidir. Bu durumun, kadınların yetenekleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Birçok kilisede bilgi, beceri ve donanım açısından erkeklerden çok daha üstün yeteneklere sahip kadınlar vardır. Ancak pastörlük liyakati yetenekle değil, Tanrı'nın yaratılıştaki çağrısıyla ilgilidir. Dünyasal Kültür Değil, Yaratılış Düzeni Bu kurallar genellikle o dönemin ataerkil kültürüne veya Efes'teki yerel problemlere bağlanarak aşılmaya çalışılır. Ancak Pavlus, argümanını o günün sosyal normlarına veya Artemis tapınağı kültürüne değil; doğrudan yaratılış düzenine dayandırır: "Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı." (1. Tim. 2:13). Nasıl ki yaratılışın başlangıcında Tanrı'nın tasarımıyla kadın ve erkek arasında sevgiye dayalı bir düzen varsa, kilisede de aynı düzen olmalıdır. Havva'nın kandırılması ve Adem'in Tanrı'nın kendisine verdiği sorumluluktan kaçması (yaratılış düzeninin bozulması) cennette nasıl yıkıcı sonuçlar doğurduysa, kilisede de Tanrı'nın düzeninden sapmak benzer yozlaşmalara yol açabilir. Ancak unutulmamalıdır ki kadın yaratılışın en son, en mükemmel, adeta taçlandıran varlığıdır. Kurtuluşumuz, hiçbir erkeğin yardımı olmaksızın bir kadının (Meryem) çocuğu dünyaya getirmesiyle yeryüzüne inmiştir. Kadının dünya tarihindeki rolü, bir yerel kilisenin yönetiminden çok daha derin ve büyüktür. Dünyaya Karşı Gelmek (Contra Mundum) - Gerçek Sevgi Eğer kilise erkek ve kadın rollerindeki bu Kutsal Kitap temelli ayrımı sürdürürse, dış dünyanın gözünde kötü görünmez mi? Kilisenin öğrettiği evlilik, insan cinselliği ve Mesih'in kimliği gibi pek çok konu zaten modern dünyayla çatışma halindedir. Eğer kilise sırf dünyaya şirin görünmek veya modern çağa ayak uydurmak adına Tanrı'nın Sözü'nden taviz verirse, kısa sürede çökmeye mahkumdur. Elbette bu ayetleri bir silah gibi kullanarak kadınları ezen, ruhsal armağanlarını kullanmalarını engelleyen ve kaba davranan erkekler büyük bir hata içindedir. Hristiyanlığın temeli sevgidir ve böyle bir tutum asla kabul edilemez. Kadınlar kilisede pastörlük makamında olmasalar da diyakozluk, müjdecilik, çocuk ve kadın hizmetleri, danışmanlık ve daha sayısız alanda Tanrı'nın krallığına paha biçilemez katkılar sunarlar. (Romalılar 16'daki diyakoz Fibi örneğinde olduğu gibi) Bizler Rab'be, O'nun çağrısına ve kendi açıkladığı ilahi düzene göre, büyük bir alçakgönüllülük ve O'nun gücüne duyduğumuz tam bağımlılıkla hizmet ederiz. Aynı bedenin gözleri, elleri ve ayaklarıyız. Bu konuda farklı düşünen, Kutsal Kitap'ı okuyup başka sonuçlara varan samimi kardeşlerimiz elbette olabilir. Niyetimiz tartışmak veya dışlamak değil; Tanrı'nın Sözü'ne sadık kalarak, sevgi, saygı ve onur çerçevesinde, birbirimizin ellerinden tutup yola devam etmektir.












