top of page

Arama sonuçları

Boş arama ile 75 sonuç bulundu

  • Manifest Etmek Günah Mı?

    Manifest etmek günah mı? Manifestlemek günah mıdır? Manifestlemek gerçek midir? Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Neden "Manifesting" Hristiyan İnancıyla Çelişir? Son dönemde sosyal medyada, özellikle TikTok, Instagram Reels gibi platformlarda sıkça karşımıza çıkan bir akım var, "Manifesting" ya da Türkçe anlamıyla "Tezahür Ettirmek" 3-6-9 metodu gibi ritüellerle, sabah üç kez, öğlen altı kez, akşam dokuz kez isteklerini yazarak evrene mesaj göndermek ve istediğin hayatı kendine çekmek... Kulağa modern ve çekici geliyor, değil mi? Eskide kalmış dinler gibi değil ama gizemli bir şey gibi. Pozitif düşün, olsun. Hmm... Ancak bir Hristiyan olarak bu kavrama derinlemesine baktığımızda altında yatan ruhsal tehlikeyi ve teolojik çelişkiyi görmemiz gerekir. Manifesting, hayatı Tanrı'dan bir armağan olarak almanın tam tersidir. Bu, hayatı kendi odaklanmanız sıkı çalışmanız ve niyetinizle evrenden zorla koparıp almanız demektir. Modern Bir Yanılgı: Kontrol Bende Gerçekten kontrol sende mi? Reklam endüstrisinin kullandığı subliminal mesajlar ile bile algıların ve zihnin etkilenebiliyor. Hayatta yaptığımız bazı kararları, bu etkilerin sonucunda oluyor. Emin misin? Öncelikle şunu fark etmeliyiz. Hayatımızı manifest etmek (yaratmak/oldurmak), inanılmaz derecede modern ve ayrıcalıklı bir dürtüdür. Tarihe bakın. Orta Çağ Avrupasında bir köylü, lordunun toprakları dışında bir hayatı manifest edemezdi. Erken dönem Amerika'da bir köle, özgürlüğü sadece düşünce gücüyle kendine çekemezdi. 20. yüzyılın başındaki bir kadın, bugün sahip olduğu finansal bağımsızlığı sadece isteyerek elde edemezdi. Sadece antibiyotiklerin, insülinin ve teknolojinin olduğu bu çağda kaderimizi tamamen kontrol edebileceğimiz yanılgısına düşüyoruz. Sanayi Devrimi ile birlikte zamanı bile yönetebileceğimize inandık. Ancak Hristiyan bakış açısına göre bu, insanın kendi sınırlarını aşıp Tanrıcılık oynamaya kalkışmasıdır (Eski Ahit Yaratılış bölümündeki ilk günahı ve yalanı hatırlayın: Tanrı gibi olacaksınız! ) İncil Ne Diyor? 1. Kendini Tanrılaştırmak : Manifesting'in merkezinde "Ben" vardır. Tanrı'ya dua edip O'nun kudretine güvenmek yerine, sonucu yaratmak için kendi iç gücünüze dönersiniz. Bu da insanı kendi hayatının ilahı yapar. 2. Büyücülük ve Putçuluk : Kulağa ağır gelebilir ama olayları ritüellerle (sayılarla, tekrarlarla) manipüle etmeye çalışmak, özünde büyücülükle/sihirle aynı kökten beslenir. Tanrı, Kutsal Kitap'ta (Yasa'nın Tekrarı 18:10) bu tür uygulamalardan uzak durulmasını emreder. Bir şeyi Tanrı'nın önüne koyup ondan medet umduğumuzda, o şey bizim putumuz olur. 3. Tanrı'nın Zamanlamasını Reddetmek : Manifesting, "şimdi istiyorum" sabırsızlığıdır. Tanrı'nın zamanlaması mükemmeldir; bizim aceleci arzularımızdan çok daha iyisini O bilir. Dua ve Manifesting Arasındaki Fark A: Peki, dua etmek de bir şey istemek değil midir? İmanla istiyorsun ve gözlerinin önüne getiriyorsun? Arada dağlar kadar fark vardır. Manifesting bir emirdir. Gerçekliği iradenize boyun eğdirmeye çalışmaktır. Dua ise bir ilişkidir. Dua, "Senin isteğin olsun" diyebilmektir. İsa Mesih bile, tüm gücüne rağmen Getsemani bahçesinde "Benim değil, senin isteğin olsun" diyerek Baba'ya teslim olmuştur. Manifesting, "Benim iradem evrene hükmetsin" der. Hristiyan inancı ise "Benim iradem Tanrı'nın iradesine teslim olsun" der. Bu pasiflik değil, güvene dayalı bir aktif teslimiyettir. Bir Hristiyan olarak hedeflerimiz olmamalı mı? Elbette olmalı. Ancak yöntemimiz "manifesting" değil, Dua + Emek + Tevekkül olmalıdır. Dua Edin: İsteklerinizi Tanrı'ya sunun (Filipililer 4:6). Ev, iş, eş... Bunları istemekte sorun yoktur. Ancak sonuca değil, Tanrı'nın bilgeliğine güvenin. Yakup 4:3'te belirtildiği gibi, sadece bencil tutkularımız için istersek almayabiliriz. Çalışın: Sadece oturup hayal ederek (vizüalize ederek) sonuç beklemek Hristiyanlıkta yoktur. Dua edin ve emek harcayın. Güvenin: Bazen Tanrı'nın cevabı hayır cevabıdır. Bu "Hayır", bizi bizim göremediğimiz felaketlerden koruyan bir şefkat kalkanıdır. Eğer bir şey Tanrı'nın planında yoksa, ne kadar manifest ederseniz edin, ya gerçekleşmez ya da gerçekleştiğinde size hayır getirmez. Kendi küçük dünyamızın tanrısı olmaya çalışmanın getirdiği o yorucu yükü bırakalım. Gerçekliğe emretmeye çalışmak yerine, evreni Yaratan'ın şefkatli ellerine kendimizi bırakmanın huzurunu seçelim. A: İyi de kardeşim. Ben denedim manifestingi, vallahi işe yaradı. Söylediklerine inanıyorum. İstediğin şeye odaklandığını ve onun gerçekleştiğini görmüş olabilirsin. Hristiyanlık, senin yaşadığın bu deneyimin gerçekliğini inkar etmez, ancak bu sonucun nedenini ve kaynağını farklı açıklar. Bir şeyin gerçekleşmiş olması, onun ruhani olarak doğru veya güvenli olduğunu kanıtlamaz. Psikolojik Güç (Sebep-Sonuç Yanılgısı) Bilimsel olarak beynimizde Retiküler Aktive Edici Sistem (RAS) denilen bir mekanizma vardır. Yeni bir araba modeli almaya karar verdiğinde trafikte sürekli o arabayı görmeye başlarsın. Araba sayısı artmamıştır, sadece senin algın o yöne açılmıştır. Manifesting yaptığında aslında hedefine o kadar yoğun odaklanırsın ki, bilinçaltın seni o hedefe götürecek fırsatları daha iyi görmeye başlar. Daha çok çalışırsın ve fırsatları kovalarsın. Tanrı bizi muazzam bir beyinle yaratmıştır. Odaklanıp çalışarak elde ettiğin başarı evrenin sana bir cevabı değildir. Tanrı'nın sana verdiği irade ve yeteneklerin doğal sonucudur. "Bunu evren verdi" demek, aslında Tanrı'nın sana verdiği potansiyeli ve kendi emeğini yanlış etiketlemektir. Tanrı'nın Genel Lütfu "Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır." (Matta 5:45) Tanrı cömerttir. Sen O'na inanmasan veya yanlış yöntemler (manifesting) kullansan bile, O bazen sırf merhametinden dolayı sana istediğini verebilir. Bir çocuk babasından habersizce cüzdanından para alsa ve o parayla dondurma alsa ve ardından "Bakın, cüzdan bana dondurma verdi!" diyebilir. Ama paranın asıl sahibi babasıdır. Manifesting yapan kişi, Tanrı'nın cömertliğinden (sağlık, zenginlik, fırsatlar) yararlanıp, teşekkürü Tanrı yerine evrene veya kendi enerjisine etmektedir. İşe yaramasının sebebi senin enerjin değil, Tanrı'nın henüz elini senin üzerinden çekmemiş olmasıdır. Ruhani Bir Aldatmaca Çünkü savaşımız insanlara[a] karşı değil, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır. (Efesliler 6:12) Bu en hassas ama en ciddi noktadır. Hristiyanlıkta ruhani dünya sadece Tanrı ve bizden ibaret değildir. Şeytan ve cinler de aktiftir. İncil, Şeytan'ın bu dünyanın egemeni (Yuhanna 14:30) olduğunu ve insanları Tanrı'dan uzaklaştırmak için "ışık meleği" kılığına girebileceğini söyler. (Galatyalılar) Eğer istediğimi elde etmek benim için Tanrı ile ilişkiden daha önemliyse, ruhani düşman (Şeytan) bana o istediğim şeyi tepside sunabilir. Neden mi? Çünkü o başarı beni tatmin edecek, gururumu okşayacak ve "Benim Tanrı'ya ihtiyacım yok, kendi hayatımı kendim yaratabiliyorum" dememe sebep olacaktır. Tehlike şudur: Seni Tanrı'ya muhtaç hissettirmeyen bir başarı, ruhani açıdan en büyük felakettir. İşe yarıyor olması, onun Tanrı'dan geldiğini göstermez. Tam tersine seni Tanrı'dan koparmak için yem olarak kullanılıyor olabilir. "Hırsız ancak çalıp öldürmek ve yok etmek için gelir. Bense insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim." (Yuhanna 10:10) Manifesting bazen gerçekten işe yaramış olabilir. Ama işe yaraması onu doğru kılar mı? Bir hırsız da gasp ettiği parayla ailesini doyurabilir. Bu yöntem işe yarar ama doğru değildir. İşe yarayan bir yöntem mi istiyorsun yoksa seni seven, tanıyan, duyan ve seninle konuşan bir Yaratıcı mı?

  • Tanrı'ya İnanmayanlar, Neden İnananlardan Daha Mutludur?

    Allah'a inanmayan kişiler, neden inananlardan daha mutludur? Ben Hristiyanım ve hayatım zorluklar içerisinde. Fakat inanmayan birisinin hayatı benden daha iyi ve mutlu görünüyor. Öncelikle soru için değerli kardeşimize teşekkür ederiz. Sorunun zor olduğunun ve anında cevaplanmasının kolay olmadığının farkındayız. Yazımıza devam etmeden önce, Kutsal Ruh'un size öğretmesini ve yüreğinizi açmasını dileriz. Başlayalım: Mutluluk mu, Kutsallık mı? (Neden Hristiyan olmak daha zordur?) “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.” (Matta 7:13-14) Bazen etrafımıza bakıp sormadan edemiyoruz: "Neden Tanrı'ya inanmayanların keyfi yerinde, hayatları tıkırında gidiyor da biz imanlılar (hele ki kilisedeki kardeşler) sürekli bir mücadele, bir zorluk içinde?" Bu soru, sadece bugünün sorusu değil. Mezmurlar'da da yer alan bazen imanlıların yüreğini sızlatan dünya gerçeği. Kiliselerde veya Hristiyan çevrelerinde bu soruyu sorduğumuzda genellikle şu cevabı alırız: "Tanrı senin mutlu olmanı değil, kutsal olmanı ister. Sen sabret, dayan." Kulağa çok ruhani ve doğru geliyor, değil mi? Ama durup biraz derine indiğimizde, belki de bu bakış açısının bize (ve Tanrı’nın karakterine) haksızlık ettiğini görebiliriz. Kutsal Olmak ve Mutlululuk Birbirine Düşman mı? Yıllarca bize "sevinç" ve "mutluluk" arasında yapay bir duvar örüldü. Dediler ki: "Mutluluk dünyevidir, geçicidir. Sevinç ise ruhsaldır." Sanki mutlu olmak, keyif almak, neşelenmek daha az Hristiyanca bir şeymiş gibi... Oysa Kutsal Kitap’ın orijinal dillerine (İbranice ve Yunanca) baktığımızda bu ayrımın ne kadar zorlama olduğunu görüyoruz. İbranicedeki "asher" veya Yunancadaki "makarios" kelimeleri, çevirilerde genellikle "Ne mutlu..." veya "Mübarek, Kutlu" olarak geçer. Ama 1611 yılında King James çevirisi yapıldığında "Mübarek" kelimesi zaten "Mutlu" ile eş anlamlıydı. Tanrı, sözünün "boşa dönmeyeceğini" söyler. (Yeşaya 55:11) Tanrı’nın Söz'ü neşe doludur. Öyleyse neden mutluluk kelimesinden korkuyoruz? Sırf dünya bu kelimenin içini boşalttı diye mi? Dünya sevgi kelimesinin de içini boşalttı; hamburgeri de seviyorlar, bir gecelik ilişkileri de... Peki, dünya yanlış kullanıyor diye biz "Tanrı sevgidir" demekten vaz mı geçiyoruz? Hayır. O kelimeyi geri kazanıyoruz, içini Tanrısal gerçekle dolduruyoruz. Aynısını mutluluk için de yapmalıyız. Kutsallık ve mutluluk düşman değildir. Tam tersine, gerçek kutsallık en derin mutluluğa giden yoldur. Peki, Neden Şimdi Acı Çekiyoruz? Peki Umut kardeş, eğer Tanrı mutlu olmamızı istiyorsa, neden Hristiyanlar olarak bu kadar zorluk çekiyoruz? Neden inanmayanlar veya evrene mesaj yollayanlar gününü gün ederken biz bedel ödüyoruz? "Eğer yalnız bu yaşam için Mesih'e umut bağlamışsak, herkesten çok acınacak durumdayız." (1. Korintliler 15:19) Bu çok ağır bir söz. Neden acınacak durumda olalım? Çünkü Hristiyan yaşamı gelecekteki o muazzam, sarsılmaz mutluluk için şimdiki anlık hazlardan feragat etmeyi gerektirir. Bir sporcunun olimpiyat madalyasını (gelecekteki mutluluğu) kazanmak için şu an antrenmanda acı çekmesi, diyet yapması, ter dökmesi gibidir. Eğer bir madalya (Diriliş/Cennet) yoksa, o sporcunun çektiği acılar aptallıktır. Ama eğer o madalya gerçekse, o sporcu stadyumdaki en mutlu insan olacaktır. İman etmeyenlerin şu anki refahı ve mutluluğu genellikle anlıktır. Onlar ödüllerini şimdi alıyorlar. Bizim mutluluğumuz ise Romalılar 5'tir. Bizim sevincimiz henüz tamamlanmadı. Şuan, gelecekteki o büyük şölenin sadece kokusunu alıyoruz, tadımlık numunelerini yaşıyoruz. Acının İçindeki Sevinç Hristiyan'ın mutluluğu, her şey yolunda gittiği için hissedilen yüzeysel bir neşe değildir. Bizimkisi, acının ortasında bile çiçek açabilen, meydan okuyan bir mutluluktur. Pavlus, "Sıkıntılarla da övünürüz" der. Neden? Çünkü biliriz ki bu sıkıntılar bizi pişirir, karakterimizi sağlamlaştırır ve umudumuzu perçinler. İnanmayan birinin mutluluğu şartlara bağlıdır: borsa çökerse, sağlık bozulursa, ilişkiler biterse mutluluk da biter. Ama bir Hristiyan'ın mutluluğu, mezarın ötesine uzanan bir umuda demir atmıştır. O yüzden, inançsız birinin lüks içinde tasasız yaşadığını görüp imrendiğinde şunu hatırla: Onların mutluluğu şimdi ile sınırlı. Bu dünyada alabilecekleri en iyi şey bu. Senin zorluğun ise bir yatırım. Biz anlık hazları değil, sonsuz neşeyi seçtik. Yolun sonu her şeyi değiştirir. Eğer İsa dirilmeseydi, evet, biz acınacak durumdaydık. Boşuna çile çekmiş olurduk. Ama İsa dirildi! Bu demektir ki çektiğimiz her acı, yaptığımız her fedakarlık, ertelediğimiz her haz, sonsuzlukta bize katbekat geri dönecek. Tanrı mutlu olmanı istiyor. O kadar çok istiyor ki, seni sadece bu dünyanın 70-80 yıllık geçici (uyuduğumuz süreyi/yediğimiz yemeği/işe gidiş saatimizi/tuvalet duş ihtiyacımızı/hastalık zamanlarımızı düşsek yıllar daha da az) kırılgan mutluluğuyla yetinmeye bırakmıyor. Seni, acıların bile yok edemeyeceği sonsuz ve kutsal bir mutluluğa hazırlıyor. A: Tamam da kardeşim, neden bizim hayatımız daha zor gibi? Ölü bir balık, akıntıya karşı koyabilir mi? Bunu hiç düşündün mü? Bir nehirde akıntıya kapılıp giden bir kütük veya ölü bir balık, suyla hiç mücadele etmez. Sakindir, rahattır, su nereye götürürse oraya süzülür. Sürtünme yoktur. Ama canlı bir balık, akıntının tersine yüzmeye başladığı an mücadele başlar. Kasları gerilir, yorulur, enerji harcar. Dünyanın genel gidişatı (kültür, ahlak anlayışı, bencillik, anlık hazlar) güçlü bir akıntı gibidir. İman etmeyen biri, genellikle bu akıntıyla uyum içinde yaşar. (Canın ne istiyorsa onu yap felsefesi) Biz Hristiyanlar ise bu akıntının tam tersine, Kutsallığa ve Tanrı'nın isteğine doğru yüzmeye çalışıyoruz. Yaşadığımız zorlukların çoğu, Tanrı'nın bizi cezalandırmasından değil sistemin tersine yürümemizden kaynaklanır. Bu zorluk, aslında canlı olduğumuzun, akıntıya kapılıp gitmediğimizin en büyük kanıtıdır. Dayanalım, yaşam İsa'dadır ve dar yoldan gitmemizi söylemiştir. Yukarıda Bahsedilen Mezmur: Mezmur 73 Eski Antlaşma'da Asaf adında bir adam tam da bu soruyu sordu: Kötüler neden refah içinde? Sonra tapınağa girip Tanrı'nın huzurunda durunca bir şeyi fark etti. İman etmeyen, Tanrı'yı reddeden bir kişi için yaşayabileceği tek cennet, bu dünyadır. Alabilecekleri en iyi yemek, görebilecekleri en güzel manzara, yaşayabilecekleri en büyük haz sadece bu 70-80 yıla sıkışmıştır. Tanrı, genel lütfuyla (güneşin herkesin üzerine doğması gibi) onlara bu geçici mutluluğu verir. Ama bir Hristiyan için bu dünya bir otel odasıdır, evimiz değildir. Evde olmadığımız için rahatsızlık hissetmemiz, yastığın sert gelmesi, gürültü olması normaldir. Onların en iyi hayatı şimdi. Bizimki ise henüz başlamadı. Onların şimdiki refahına imrenmek, Titanik batarken birinci sınıf kamarada şampanya içen birine imrenmeye benzer. Baba Terbiyesi - İlgisizlik Bir parkta iki çocuk düşünelim. Biri çamurun içinde debeleniyor, diğeri ise üstünü kirletmeye kalktığında babası tarafından uyarılıyor, gerekirse elinden tutulup engelleniyor. Dışarıdan bakan biri "Şu çamurdaki çocuk ne kadar özgür, diğeri ise baskı altında" diyebilir. Oysa gerçek şudur: Baba, kendi çocuğunu eğitir. İbraniler 12. bölüm bize Tanrı'nın sevdiklerini terbiye ettiğini söyler. ( Şu ayrıntıya dikkat edelim, kendi yaptığımız hatalar dolayısıyla çektiğimiz acılardan dolayı Tanrı'yı suçlamayalım. ) Tanrı, inanmayanların günah içinde tabiri caizse keyif sürmesine bazen izin verir. (Romalılar 1'de buna "Tanrı onları bıraktı" denir. Bu korkunç bir yargıdır aslında) Ama seni o kadar çok seviyor ki karakterini bozan, seni O'ndan uzaklaştıran o rahatlığa gömülmene izin vermez. Senin hayatındaki zorluklar, Tanrı'nın seninle aktif olarak ilgilendiğinin, seni yetim bırakmadığının işaretidir. O, senin anlık konforunu değil sonsuz karakterini önemsiyor. Son olarak, dışarıdan gördüğümüz o mutluluk gerçekten mutluluk mu? Yoksa bir tür anestezi mi? Modern dünyada insanlar mutlu olmak için değil, mutsuzluklarını unutmak için eğleniyorlar. Netflix maratonları, alkol, aşırı tüketim, sürekli tatil planları... Bunların çoğu, içteki o derin boşluğu doldurma çabasıdır. Bir Hristiyan'ın zorluğu, bu uyuşturucuları reddetmesinden gelir. Biz acıyı uyuşturarak değil, anlamlandırarak yaşarız. Ameliyat masasında narkoz yiyip hiçbir şey hissetmeyen biri mi daha sağlıklıdır, yoksa iyileşme sürecinde ağrı çeken ama güçlenen biri mi? Bizim çektiğimiz zorluklar, iyileşme sancılarıdır. Onların rahatlığı ise, teşhis konulmamış bir hastalığın uyuşturulmuş halidir. Yazımızı sonlandırırken Vaiz 5'i( Tıkla Oku ) okumanızı dileriz. Umarız iyi gelecektir. Çünkü geçici, hafif sıkıntılarımız bize, ağırlıkta hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar büyük, sonsuz bir yücelik kazandırmaktadır. Gözlerimizi görünen şeylere değil, görünmeyenlere çeviriyoruz. Çünkü görünenler geçicidir, görünmeyenlerse sonsuza dek kalıcıdır. (2. Korintliler 4:17-18)

  • Tanrı Birçok Kişinin Cehenneme Gideceğini Biliyorsa Neden Yarattı?

    Allah, birçok insanın cehenneme gideceğini biliyorsa neden yarattı? Tanrı birçok kişinin cehenneme gideceğini biliyorsa neden yarattı? Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Eğer Tanrı her şeyi biliyorsa (ki biliyor) Adem ile Havva’nın o meyveyi yiyeceğini, dünyanın kaosa sürükleneceğini ve günün sonunda milyarlarca insanın O’nu reddedip cehenneme gideceğini en başından biliyordu demektir. O halde neden "Başlat" tuşuna bastı? Neden bu kadar acıya, isyana ve nihayetinde birçok ruhun ebedi kaybına izin verdi? Bu durumu anlamak için sarsıcı bir düşünce deneyiyle başlayalım. Önünüzde iki seçenek olduğunu hayal edin: A ŞIKKI B ŞIKKI Hiç çocuğunuz olmayacak. Soyunuz devam etmeyecek ama kimse acı da çekmeyecek. Üçüzleriniz olacak. Ancak geleceği görme yetiniz var ve şunu net olarak biliyorsunuz: Bu üç çocuktan ikisi, büyüdüklerinde sizi baba olarak reddedecek, nefret dolu, sefil ve acı içinde bir hayat sürüp kendilerini mahvedecekler. Ama üçüncü çocuk... O sizi çok sevecek, sizinle omuz omuza harika bir hayat kuracak, sevgi dolu ve mutlu bir ömür sürecek. Ne yapardınız? Sırf o bir çocuğun yaşayacağı muazzam sevgi ve mutluluk uğruna, diğer ikisinin kendi tercihleriyle yaşayacağı sefaleti göze alır mıydınız? O bir kişi, bu riske değer mi? Tanrı evreni yarattığında, insanlığın büyük bir kısmının yıkıma kendi isteğiyle gideceğini biliyordu. Gücü varken bizi hiç yaratmayabilir, böylece cehennem ihtimalini sıfıra indirebilirdi. Ama yapmadı. Neden? Bu sorunun cevabı sandığımızdan daha derin ve mesele sadece mutlu yaşam -sefil yaşam denkleminden ibaret değil. Gelin, bakış açımızı biraz değiştirelim. Tanrı Sadece Bir "Baba" Değil, Aynı Zamanda Adaletli Yargıçtır Genelde Tanrı’yı insani bir babaya benzeterek hata yapıyoruz. Bir insan baba, dünyadaki kötülüğü cezalandırma yetkisine veya sorumluluğuna tam anlamıyla sahip değildir. Ama Tanrı, hem Yaratıcı hem de evrenin Yargıcıdır. Tanrı Hristiyan inancında sevgidir, evet. Ama Tanrı’nın sevgi olması, kötülükten nefret ettiği anlamına da gelir. Eğer birisi masum birine zarar verirse, Tanrı’nın kusursuz sevgisi ve adaleti, o kötülüğün cezasız kalmamasını talep eder. Nazilerin yargılanıp cezalandırılması nasıl iyi ve adil bir şeyse, Tanrı’nın kötülüğü yargılaması da öyledir. Dolayısıyla cehennem, Tanrı'nın acımasızlığı değildir. Bizler sınırlı bakış açımızla "Bence bu adil değil" diyebiliriz ama Mutlak İyi olan Yaratıcı, neyin adil olduğunu belirleyen tek merciidir. Robotluk: Özgür İrade Gerçeği Tanrı neden sadece iyiyi seçen varlıklar yaratmadı? Cevap basit ama can alıcı: Çünkü zoraki sevgi, sevgi değildir. Birini sizi sevmesi için programlarsanız bu bir ilişki değil, bir istismar ve simulasyon olur. Tanrı, Kendisiyle gerçek, samimi ve gönüllü bir ilişki kurmamızı istedi. Bunun tek yolu da bize hayır deme hakkını vermesiydi. Şöyle düşünün: Tanrı, Batı ülkelerinden birinde Carl adında birini yaratmayı düşünüyor. Ve Tanrı, zamanın dışından bakarak biliyor ki Carl yaratılırsa, kendi özgür iradesiyle Tanrı'yı reddedecek. Şimdi, Tanrı sırf Carl cehenneme gitmesin diye onu yaratmaktan vazgeçerse ne olur? Aslında Carl'ın özgür iradesini elinden almış olur. Daha da ilginci, felsefi olarak şu soru ortaya çıkar: Hiç yaratılmamış, hiç seçim yapmamış özgür iradeli birinin yapacağı seçimi bilmek mümkün müdür? Bu, "dört köşeli üçgen" çizmek gibi mantıksız bir önerme olabilir. Belki de sevginin var olabilmesi için, reddedilme riskinin göze alınması gerekiyordur. Tanrı, robotlardan oluşan itaatkar bir ordu değil, O'nu seçen evlatlar istedi. Risk Almaya Değer miydi? Başlangıçtaki soruya dönelim: "Neden her şeyi silip baştan yapmadı?" Tanrı'nın iyi olduğunu nereden biliyoruz? Bizi yaratıp kendi halimize bırakmasından değil, bizzat o karmaşanın içine girmesinden biliyoruz. İsa Mesih'in çarmıhtaki ölümü, Tanrı'nın bu hayata ne kadar yatırım yaptığının kanıtıdır. Tanrı, Carl'ın kendisini reddedeceğini bilmesine rağmen onu yarattı. Çünkü Carl'ın varlığı, adaletin bir kanıtı olacak. Ama aynı zamanda, Carl'ın reddettiği o lütfu kabul eden Ali'nin, Ayşe'nin kurtuluşu; Tanrı'nın sevgisinin ne kadar derin, ne kadar akıl almaz olduğunu sonsuzluk boyunca yankılayacak. Belki de cennette, Tanrı'nın yüzüne baktığımızda ve O'nun katlandığı sabrı, ödediği bedeli ve kurduğu planın muazzamlığını gördüğümüzde, hepimiz aynı şeyi söyleyeceğiz: "Evet... Buna değermiş." Sonuçta mesele Tanrı'nın neyi bildiği değil, bildiği şeye rağmen sevgisinden dolayı neyi göze aldığıdır. O, acıyı göze aldı. Reddedilmeyi göze aldı. Sırf seninle gerçek bir ilişki kurabilmek için.

  • Din İnsanları Kontrol Etmenin Bir Yolu Mudur?

    Hristiyanlık inancı diğer insanları kontrol etmenin bir yolu mudur? Din insanları kontrol etmenin bir yolu mudur? Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Bu soru elbette ki diğer inançtan kişilere de sorulabilir. Fakat bizler bu soruyu Hristiyan inancına mensup kişiler olarak ve Hristiyan perspektifinden ele alacağız. Bu, gerçekten çok adil ve sorulması gereken cesur bir soru: "Hristiyanlık, aslında sadece bir grup insanın diğerlerini kontrol altında tutmak için uydurduğu bir yol mu?" Eğri oturup doğru konuşalım; tarihe baktığımızda bunun ne yazık ki doğru olduğu zamanlar görüyoruz. Kilise 2000 yıldır var ve Mesih’in adı kullanılarak çok güzel işler yapıldığı gibi, maalesef korkunç hatalar da yapıldı. Belki senin hayatında bile dini kullanarak insanları inciten, küçümseyen veya baskı kurmaya çalışan dini liderler olmuştur. Sadece Hristiyanlık bazında değil, diğer inançların mensuplarında da bunu görüyoruz. Çünkü insan doğası kirlenmiştir. Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı'nın yüceliğinden yoksun kaldı. (Romalılar 3:23) Gerçek şu ki; hepimiz insanız, hepimiz hata yaparız. Hristiyanlar da buna dahil. Rab'bin Kutsal Ruh'u bizim yüreklerimizi değiştirmek için bizimle çalışmak istiyor. Avantajımız budur. Ancak insanların hatalarını bir kenara bırakıp meselenin özüne indiğimizde, bakış açımızı kontrol kelimesinden otorite kelimesine çevirmeyi öneriyorum. Çünkü dürüst olalım, hayatta otoriteden kaçış yok. Devletler, aile yapısı, kurumlar, hatta arkadaş grupları bile üzerimizde bir beklenti, bir otorite oluşturur. Bunların hepsinden kaçsanız bile, içinizdeki o ses, yani vicdanınız size neyin iyi neyin kötü olduğunu fısıldayarak bir otorite kurar. Yani hayatımızda her zaman bir "yapmalı/etmeli" duygusu olacaktır. Benim mantığım şu: Eğer hayatımda bir otorite olacaksa, bunun Rab İsa Mesih olmasını tercih ederim. Neden mi? Çünkü İsa, gücü elinde tutup da yozlaşmayan tek örnektir. "Mutlak güç mutlaka yozlaştırır" sözü İsa'da işlemez. O, gücünü ezmek için değil, hizmet etmek için kullanan ve bunu öğütleyen bir kraldır . Kutsal Kitap bize O’nun bizim tarafımızda olduğunu söyler. Eğer Hristiyanlık İsa’nın otoritesiyle ilgiliyse, bu başkalarını kontrol etmekle ilgili olamaz ve olmamalıdır. Özgürlük Çağrısı ve Liderlik Anlayışı İşin teolojik ve tarihsel boyutuna baktığımızda da bu kontrol mekanizması iddiasının temellerinin sarsıldığını görüyoruz. İsa'nın mesajı, körü körüne bir itaat veya tek tipleştirme değil; tam tersine gönüllü bir ilişki davetidir. İncil’de İsa: "Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak" der. Bu bir zihin kontrolü değil bir özgürleşme manifestosudur. İsa’nın liderlik modeli, bugün bildiğimiz tiranlıklardan veya baskıcı rejimlerden, insanların paralarını sömüren kişilerden tamamen farklıdır. O, öğrencilerine açıkça şöyle demiştir: "İsa onları yanına çağırıp şöyle dedi: “Bilirsiniz ki, ulusların önderleri sayılanlar, onlara egemen kesilir, ileri gelenleri de onlara ağırlıklarını hissettirirler. Sizin aranızda böyle olmayacak. Aranızda büyük olmak isteyen, ötekilerin hizmetkârı olsun. Aranızda birinci olmak isteyen, hepinizin kulu olsun." (Markos 10:42-44) Rab olduğu halde eğilip insanların ayaklarını temizleyen, hizmet eden, canını veren bir lider profili, kitleleri manipüle etmek isteyen bir sistemi öğütleyebilir mi? Tarih boyunca bu inancı politik güç için kullananlar oldu mu? Evet, oldu. Ancak bu, Hristiyanlık değil insanın sapkınlığıdır. Yani baskıcı, sömüren, kendi çıkarını arayan her yönetim (Kilise önderi, papazı, rahibi vb bile olsa) aslında Hristiyanlığın kendi kitabına ihanet etmektedir. Kanıtlar Ne Söylüyor? Bazen bu inancın sonradan uydurulmuş bir kurgu olduğu düşünülür. Ancak arkeoloji ve metin bilimi bize başka bir hikaye anlatıyor. Ölü Deniz Parşömenleri gibi keşifler ve elimizdeki binlerce antik el yazması, bu metinlerin yüzyıllar boyunca ne kadar titizlikle korunduğunu gösteriyor. Yani ortada, sonradan "halkı kandırmak için" değiştirilmiş bir metin yok, ne yazıldıysa o günümüze kadar ulaşmış durumda. Dahası, davranış bilimleri açısından bakıldığında, insanları kontrol etmek isteyen sistemler korku ve beyin yıkama üzerine kuruludur. Oysa Hristiyanlık, "Düşüncenizin yenilenmesiyle değişin" der. Pavlus gibi ilk dönem liderleri, insanlarla tartışmış, onları araştırmaya ve sorgulamaya teşvik etmiştir. Gizli kapaklı bir manipülasyon örgütü, "Her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı tutunun" diyerek takipçilerine eleştirel düşünme çağrısı yapmaz. En Büyük Kanıt: Gönüllülük ve Diriliş Eğer bu sistem insan uydurması olsaydı, kurucularının bundan bir çıkarı olması gerekirdi. Oysa İsa’nın dirildiğini iddia eden ilk öğrenciler (Havariler diye de bilinir), bu iddiaları yüzünden zengin olmadılar, güç kazanmadılar; aksine dışlandılar, işkence gördüler ve öldürüldüler. İnsanlar yalan olduğunu bildikleri bir şey için ölümü göze almazlar. Onların bu samimi inancı ve cesareti, olayın bir kontrol kurgusu olmadığının en büyük kanıtıdır. Ayrıca Hristiyanlık gönüllülük esasına dayanır. Hristiyanlığın tabiri caizse kelime-i şehadet'i: İsa'nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve Tanrı'nın O'nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen (sana bağlı) , kurtulacaksın. (Romalılar 10:9) Bu ifade tamamen kişisel ve özgür bir seçimi işaret eder. Zorla sevgi olmaz, zorla iman da olmaz. Hristiyanlık, evrenin kör tesadüflerle değil, bilinçli bir Tasarımcı tarafından yaratıldığını ve bu Tasarımcı'nın bizimle bir ilişki kurmak istediğini söyler. Evet, tarih boyunca dini kendi çıkarları için kullananlar oldu ve olmaya devam edecek. Ancak İsa’nın hayatına, öğretilerine ve O’nun sunduğu iyi otoriteye baktığımızda, karşımızda bizi köleleştirmek isteyen bir sistem değil bize onur, değer ve gerçek özgürlük sunan bir davet buluyoruz. Bu, beynimizi kapıda bırakıp içeri girdiğimiz bir yer değildir. Aklımızla, yüreğimizle ve hür irademizle katıldığımız bir yolculuktur.

  • 1. Korintliler 1:12-13 Ne Anlama Geliyor ?

    1.Korintliler 1:12-13 Ne Anlama Geliyor? ''Mesih Yanlısıyım'' demek yanlış bir şey mi? Öncelikle soru için teşekkür ederiz. Şunu demek istiyorum: Her biriniz, “Ben Pavlus yanlısıyım”, “Ben Apollos yanlısıyım”, “Ben Kefas yanlısıyım” ya da “Ben Mesih yanlısıyım” diyormuş. Mesih bölündü mü? Sizin için çarmıha gerilen Pavlus muydu? Pavlus'un adıyla mı vaftiz edildiniz? (1. Kor 1:12-13) Bir Hristiyan'ın "Ben Mesih'in tarafındayım" veya "Ben Mesihçiyim" demesi nasıl eleştirilebilir? Sonuçta Hristiyanlığın özü bu değil midir? Ancak Pavlus'un 1. Korintliler'deki bu sitemini doğru okumak için satır aralarına bakmak, o dönem Korint kilisesindeki atmosferi koklamak gerekiyor. Çünkü sorun cümlenin kendisinde değil, o cümlenin ne amaçla ve hangi amaçla söylendiğinde yatıyor. "En Ruhani Biziz" Tuzağı Korint Kilisesi, o dönemde tam anlamıyla bir gruplaşma hastalığına yakalanmıştı. (Hala bu hastalığa sahibiz değil mi insanlar olarak? Bazen kiliselerimizde de görebiliyoruz.) İnsanlar, ruhsal önderlerini birer futbol takımı tutar gibi destekliyor, birbirlerine üstünlük taslıyorlardı. Kimisi Pavlus’un derin teolojisine, kimisi Apollos’un hitabet yeteneğine, kimisi de Petrus’un (Kefas) Yahudi köklerine ve otoritesine hayrandı. İşte tam bu kargaşanın ortasında dördüncü bir grup çıkıp "Biz Mesihçiyiz" diyordu. Kulağa en doğrusu buymuş gibi gelse de, Pavlus bu grubu da diğerleriyle aynı kefeye koyup eleştirdi. Neden? Çünkü bu grup Mesih'in adını birleştirici bir çatı olarak değil; kendilerini diğerlerinden ayıran, dışlayıcı bir parti rozeti gibi kullanıyordu. Muhtemelen şöyle bir tavırları vardı: "Siz fani insanların (Pavlus'un, Apollos'un) peşinden gidin, biz doğrudan ve sadece İsa'ya bağlıyız. Bizim sizin öğretmenlerinize ya da herhangi bir öndere ihtiyacımız yok, biz sizden daha ruhaniyiz. Daha akıllı ve bilgeyiz!" Yani buradaki "Ben Mesih yanlısıyım" ifadesi, bir iman ikrarından ziyade, kilisenin geri kalanına tepeden bakan ruhsal bir kibrin maskesiydi. Mesih Bölünmez Pavlus'un can alıcı sorusu tam burada devreye giriyor: "Mesih bölündü mü?" Eğer bir kişi "Ben Mesihçiyim" diyerek "Ben Pavlusçuyum" diyeni küçümsüyor ve kendini bedenin geri kalanından soyutluyorsa, Mesih'i de parçalamış olur. Pavlus'un anlatmak istediği şuydu: Mesih bir partinin lideri değildir. O, bütünün başıdır. Bir Hristiyan'ın "Ben Mesih'e aidim" demesi elbette yanlış değildir; hatta olması gerekendir . Yanlış olan, bunu " Ben O'na aidim, ama sen değilsin " imasıyla söylemek veya kilise içindeki önderleri ve kardeşliği reddedip "Ben tek başıma herkesten bağımsızım" havasına girmektir. Maalesef mezhepler arasındaki çatışmalarda da bunlar yaşanıyor. Sonuç: Kibir Maskesi Olarak Dindarlık Özetle, Korint'teki o dördüncü grup, en kutsal ismi (Mesih) kullanarak en dünyevi hatayı (bölücülük) yapıyordu. Bugün için de ders çok net: Eğer Mesih'e olan bağlılığımız bizi diğer imanlı kardeşlerimizden soğutuyor, bizi "özel bir elit grup" gibi hissettiriyor ve kilise birliğinden koparıyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü Hristiyanlıkta "Ben Mesihçiyim" demek bir ayrışma sebebi değil, diğer herkesle Mesih'te bir olmaktır. Pavlus'un uyarısı hala geçerli: Mesih'i bir taraf tutma aracına dönüştürmeyin, çünkü O taraf tutmaz. O, herkesin Rab ve Kurtarıcısı'dır.

  • Tüm Dinler Aynı Şeyleri Emretmiyorlar mı?

    Tüm dinler aynı şeyleri emretmiyorlar mı? Tüm dinlerin mesajı aynı değil mi? Hristiyanlığa inanmamıza ne gerek var? Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Körlerin Fili ve Tüm Dinler Aynıdır Yanılgısı Size bir hikaye: altı kör adam ve bir fil. Her biri filin farklı bir yerine dokunur ve neye benzediğini tarif etmeye çalışır. Biri bacağına sarılır ve "Bu bir ağaç!" der. Diğeri hortumunu tutar, "Hayır, bu bir yılan!" diye itiraz eder. Bir başkası dişine dokunur ve filin mızrak gibi olduğunu iddia eder. Kuyruğu tutan ip der, kulağa dokunan yelpaze... Hikayenin kıssadan hissesi bellidir: Herkes gerçeğin sadece küçük bir parçasını kavrayabilir, kimse büyük resmin tamamına hakim değildir. Bu metafor, günümüzde dini çoğulculuğun en popüler savunması haline geldi. Deniliyor ki: "Bakın, tüm dinler aslında aynı dağın zirvesine çıkan farklı patikalar. İsimler değişse de hepsi aynı Tanrı'ya, aynı hakikate çıkıyor." İlk bakışta ne kadar da naif, ne kadar da hoşgörülü bir yaklaşım, değil mi? Kimseyi dışlamıyor, herkesi kucaklıyor gibi duruyor. Ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Bu mütevazı hikaye, aslında içinde devasa bir mantık hatası ve gizli bir kibir barındırıyor. Tevazu Maskesi Altındaki Kibir Hikayenin en büyük çelişkisi şurada: Bu benzetme, ancak ve ancak hikayeyi anlatan kişi kör değilse işe yarar. Kör adamların yanıldığını söyleyebilmeniz için, filin tamamını gören, olaya dışarıdan bakan biri olmanız gerekir. Yani, "Tüm dinler gerçeğin sadece bir kısmını görüyor" dediğinizde, aslında gizlice şunu iddia etmiş olursunuz: "Siz hepiniz körsünüz, gerçeği yarım yamalak biliyorsunuz, ama ben (anlatıcı olarak) filin tamamını görüyorum. Sizin göremediğiniz o büyük hakikati ben biliyorum." Bu tevazu değil, düpedüz "Tanrısal" bir bakış açısı takınmaktır. Tüm inanç sistemlerini eksik olmakla itham edip, kendi bakış açısını hepsinin üstüne koyan, kanıtlanamaz teolojik bir iddiadır. Aynı Dağ mı, Farklı Gezegenler mi? İkinci büyük sorun ise şu: Dinlerin hepsi gerçekten aynı şeyi mi söylüyor? Bu iddia, dinlerin öğretilerini sadece yüzeysel bir iyi insan olma kuralına indirgerseniz doğru gibi gelebilir. Ama derine indiğinizde, uçurumlar görürsünüz. Hristiyanlık, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh"tan oluşan üçlü bir birlikten (Teslis) bahseder. İslamiyet İncil mesajını reddeder. Hinduizm milyonlarca tanrıyı kucaklar, Budizm ise kişisel bir Tanrı fikrine tamamen uzaktır. Bunlar küçük detaylar veya kültürel farklar değildir. Bunlar, varoluşun temeline dair birbirine zıt iddialardır. Hepsi aynı demek, kapitalizm ile komünizmin aslında aynı ekonomik model olduğunu iddia etmek kadar absürttür. Bu dinlere saygı duymak değil, onları ciddiye almamaktır. Peki, Hristiyanlığı diğer tüm inanç sistemlerinden ayıran o keskin çizgi nedir? Yeryüzündeki neredeyse tüm dinler ve felsefeler, insanlara bir yapılacaklar listesi sunar. "İyi yaşa, kurallara uy, ibadet et, sadaka ver. Eğer yeterince çabalarsan Tanrı (veya evren) seni kabul eder." Bu, insanın kendi çabasıyla Tanrı'ya ya da bilinçsel yüksekliğe ulaşmaya çalıştığı bir merdivendir. Yani özetle: "YAP." Hristiyanlık ise tam tersini söyler. İncil, insanın durumuyla ilgili can sıkıcı bir gerçekle başlar: Biz kendimizi kurtaramayız. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, Tanrı'nın kusursuz standardına erişemeyiz. En iyi işlerimiz bile egomuzla ve hatalarımızla kirlenmiştir. İşte "Müjde" (İncil) tam da burada devreye girer. Hristiyanlık "YAP" demez, "YAPILDI" der. Mesaj şudur: Sen yapamadın, ama Tanrı senin için yaptı. İsa Mesih, senin yaşaman gereken kusursuz hayatı yaşadı ve senin hak ettiğin ölümü öldü. Çarmıhta son nefesini verirken "Tamamlandı" dediğinde, hesabı kapattı. Diğer inançlar: "Elindeki CV'yi, sevaplarını, iyi amellerini Tanrı'ya sun ve kabul edilmeyi um" der. Hristiyanlık ise şöyle seslenir: "Senin CV'n yetmez, al İsa'nın kusursuz CV'sini kullan." İyi İnsanların Gittiği Yer? Popüler kültür, cennetin iyi insanların gittiği bir yer olduğunu fısıldar durur. Hatta dizilerde, filmlerde hep bu tema işlenir: Sevapların günahlarından fazlaysa, kapılar açılır. Ama Hristiyanlığın şok edici mesajı şudur: Cennet iyi insanların değil, affedilmiş günahkarların yeridir. Bu karşılıksız lütuftur. Eğer kurtuluş bizim iyi biri olmamıza bağlı olsaydı, o zaman İsa'nın o korkunç çarmıh ölümüne ne gerek vardı? Sonuç olarak, tüm dinlerin aynı olduğunu söylemek gerçeğin üzerini örten tatlı bir yalandan ibaret. Hristiyanlık, "Ne yaparsan yap, en iyisini yap" diyen bir ahlak öğüdü değildir. O, "Sen yapamazsın, ama senin yerine yapan biri var" diyen eşsiz bir kurtuluş haberidir. Fark, işte bu kadar derindir . "Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Bu göğün altında insanlara bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur." (Elçilerin İşleri 4:12)

  • Archaeopteryx Evrim Teorisini Kanıtlar mı?

    Arkeopteriks Evrimi Kanıtlar mı? Hristiyan Bakış Açısı Nedir? Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Evrim teorisi ilk ortaya atıldığında, Charles Darwin'in kafasında büyük bir soru işareti, daha doğrusu bir beklenti vardı. Eğer canlılar milyonlarca yıl içinde yavaş yavaş, ufak değişimlerle birbirine dönüşüyorsa, yerin altı ara form kaynıyor olmalıydı. Balıktan amfibiye, sürüngenden kuşa geçerken ne tam o, ne tam bu olan milyarlarca fosil bulunmalıydı. Darwin, bu geçişin o kadar yavaş ve belirsiz olacağını düşünüyordu ki, türler arası sınırların eriyip gittiği bir fosil kaydı hayal etmişti. Ama kazın ayağı öyle çıkmadı. Fosil kayıtları, Darwin'in öngördüğü o silik geçişleri değil, aniden ve tam teşekküllü ortaya çıkan türleri gösterdi. İşte tam bu sessizlik evrimcilerin canını sıkarken, 1861'de Bavyera'daki kireçtaşı yataklarında bir fosil bulundu: Archaeopteryx. Bu keşif, evrim savunucuları için adeta çölde bulunan bir vaha gibiydi. Sürüngenler ve kuşlar arasında bir köprü lazımdı ve Archaeopteryx, dişleri ve uzun kuyruğuyla tam da aranan kan gibi duruyordu. Ne Deve, Ne Kuş: Bir "Mozaik" Canlı Archaeopteryx'e ilk bakışta kuş dememek ayıp olur gibi. Modern kuşlardaki gibi asimetrik, uçuşa uygun, son derece kompleks tüyleri var. Yani pulların tüye dönüşürken yarım kaldığı bir deneme tahtası değil bu canlı. Tam tersine kanatları, kemikleri ve genel duruşuyla "ben uçuyorum" diye bağırıyor. Peki kafa karışıklığı nerede başlıyor? Bu canlının ağzında dişler, arkasında ise uzun kemikli bir kuyruk var. Ancak burada bir göz boyama var. Doğada farklı sınıfların özelliklerini bünyesinde toplayan mozaik canlılar her zaman olmuştur. Mesela Ornitorenk. Gagası var, yumurtluyor ama süt veriyor. Şimdi biz buna ördek ile memeli arası bir geçiş formu mu diyeceğiz? Elbette hayır. O, kendine has özellikleri olan özgün bir canlı. Ornitorenk Archaeopteryx de tam olarak böyle. Barbara Stahl gibi omurgalı paleontologları bile bu canlının fosil kayıtlarında yapayalnız durduğunu itiraf ediyor. Ne öncesinde onu sürüngene bağlayan bir atası var, ne de sonrasında ondan türeyen bir torunu. Tavukta Diş Aramak Gelelim şu meşhur diş meselesine. Modern kuşlarda diş yok, doğru. Ama geçmişte yaşamış ve yüzde yüz kuş olduğu kabul edilen Hesperornis gibi türlerin de dişleri vardı. Yani diş sahibi olmak sizi sürüngen yapmaz, sadece dişli bir kuş yapar. Daha da ilginci, modern genetik araştırmalar tavukların hala diş üretme genine sahip olduğunu, ancak bu genin kapalı konumda durduğunu gösteriyor. Manchester ve Wisconsin üniversitelerindeki araştırmacılar, bu genleri tetikleyerek tavuklarda diş büyümesini sağladılar. Bu ne demek? Demek ki dişlerin kaybolması, yeni bir türün evrimleşmesi (yeni bilgi kazanımı) değil, var olan bir özelliğin zamanla körelmesi (bilgi kaybı) anlamına geliyor. Yaratılış modeliyle birebir örtüşen bir durum: Kusursuz bir genetikle başlayıp, zamanla yıpranan ve özellik yitiren bir biyoloji. Aynısı kuyruk için de geçerli. Evrimciler, uzun kuyruğun zamanla kısaldığını iddia ediyor. Ancak fosil kayıtlarında Archaeopteryx ile aynı dönemde yaşamış, çoktan kısa kuyruğa sahip kuşlar var. Yani ortada kronolojik bir gelişim sırası yok; çeşitlilik var. Torun Dededen Büyük Olabilir mi? Archaeopteryx'i "tüm kuşların atası" ilan eden teorinin duvara tosladığı en sert viraj ise tarihlendirme. Bilim insanları, Archaeopteryx'ten (kendi yöntemlerine göre) yaklaşık 60 milyon yıl daha yaşlı olan ve tartışmasız gerçek kuş sayılan fosiller buldular. (Protoavis veya Confuciusornis gibi örnekler bu kronolojiyi alt üst eder) Düşünün, dedenizden daha yaşlı bir torununuz olabilir mi? Eğer ata dediğiniz canlı, torun dediğiniz canlıdan milyonlarca yıl sonra yaşamışsa, o soyağacı çökmüş demektir. Yale Üniversitesi'nden John Ostrom gibi uzmanlar bile bu durumu, "Kuşların atasını Archaeopteryx'ten çok daha geride aramalıyız" diyerek kabullenmek zorunda kalmıştır. Uçuş Mekaniği: Koşan Kertenkele Değil, Usta Bir Havacı Son yıllarda yapılan bilgisayarlı tomografi taramaları, tartışmaya son noktayı koyacak nitelikte. Archaeopteryx'in beyni, bir dinozorunkinden üç kat daha büyük ve modern kuşlarınkiyle aynı yapıda. Görme merkezleri gelişmiş, iç kulak yapısı hassas denge gerektiren manevraları yapabilecek kapasitede. Kemik analizleri, bu canlının bir sülün gibi güçlü kanat çırpışlarıyla havalanabildiğini, sadece ağaçtan ağaca süzülen bir planör olmadığını kanıtlıyor. İçi hava dolu kemikleri (pnömatik yapı), onun modern kuşlardaki gibi sürüngenlerin körüklü ciğerinden çok daha verimli olan "tek yönlü hava akışı" sistemine sahip olduğunu gösteriyor. Tüm bu kanıtlara rağmen, neden hala müzelerde Archaeopteryx'i "dinozor-kuş" olarak görüyoruz? Cevap, bilimin verilerinden çok, bilim dünyasının sosyolojisinde saklı. Bir teori (örneğin kuşların dinozorlardan geldiği iddiası) bir kez yerleşti mi, veriler o kalıba uydurulmaya çalışılır. Kladistik analiz dedikleri sınıflandırma yöntemlerinde, hangi özelliğin ilkel hangisinin gelişmiş sayılacağı tamamen araştırmacının tercihine (veya önyargısına) bağlıdır. Bir gün kuş dediklerine ertesi gün dinozor diyebiliyorlar, sonra tekrar kuş yapıyorlar. Ama değişmeyen tek bir gerçek var: Archaeopteryx, eksik bir parça veya hatalı bir geçiş denemesi değil. O, yaratıldığı günden beri kendine has özellikleriyle göklerde süzülen, estetik ve biyolojik bir şaheserdi. Bilimsel veriler, zorlama bir hikayeyi değil, bu eşsiz tasarımı işaret ediyor. Geriye kalan ise sadece yorum farkı.

  • 2. Samuel 24:1 ve 1. Tarihler 21:1 Konusu, Çelişki midir?

    Kutsal Kitap'ta, Tevrat'ta 2. Samuel 24:1 ve 1. Tarihler 21:1 çelişki midir? Öncelikle soru için teşekkür ederiz. Kutsal Kitap'ta, Tevrat'ta 2. Samuel 24:1 ve 1. Tarihler 21:1 çelişki midir? Tevrat çelişkisi diyorlar, gerçekten de öyle midir? Beraber inceleyelim: "RAB İsrail halkına yine öfkelendi. Davut'u onlara karşı kışkırtarak, “Git, İsrail ve Yahuda halkını say” dedi." (2. Samuel 24:1) "Şeytan İsrailliler'e karşı çıkıp İsrail'de sayım yapması için Davut'u kışkırttı." (1. Tarihler 21:1) Peki, Davut peygamberi asıl kışkırtan kimdi? Tanrı mı, Şeytan mı? Kısa cevap: Şeytan. Ancak elbette ki nedenini derinlemesine incelemeliyiz. Bugün teolojide sıkça Tanrı’nın aktif ve pasif (veya izin veren) iradesinden bahsederiz. Tanrı’nın bir olayın gerçekleşmesine izin vermesiyle, o olayın doğrudan faili olması aynı şey değildir. Ancak Eski İbrani düşünce yapısında bu ayrım, modern dünyadaki kadar keskin değildi. Onlar için nihai otorite Tanrı’ydı ve aradaki ikincil nedenleri (Şeytan'ın kışkırtması gibi) her zaman dilbilgisel olarak ayrıştırmazlardı. Bu iki pasajı yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şu: Şeytan, Davut'u doğrudan ayarttı. Davut kendi özgür iradesiyle bu ayartıya kapılmayı seçti, Tanrı ise tüm bu sürecin yaşanmasına egemenliği dahilinde izin verdi. Tarihler bölümü olayı Davut'un düşüşü ve Şeytan'ın tuzağı olarak ele alırken, Samuel kitabı Tanrı'nın İsrail üzerindeki hakimiyetine odaklanır. Yani ortada bir çelişki değil, aynı olaya farklı açılardan (biri insan sorumluluğu, diğeri ilahi egemenlik) bir bakış var. Nüfus Sayımı Neden Bu Kadar Kötüydü? "Alt tarafı insanları saydı, ne var bunda?" diyebilirsiniz. Kutsal Kitap nüfus sayımını kategorik olarak yasaklamaz. Ancak Mısır'dan Çıkış ve Çölde Sayım bölümlerine baktığımızda, sayımın kişisel hırslar için değil Tanrı’nın emriyle (genellikle savaş veya tapınak hizmeti için) yapıldığını görürüz. Davut'un yaptığı ise muhtemelen bir güç gösterisiydi, Tanrı’ya güvenmek yerine ordusunun kalabalığına güvenmekti. Sonuçta bir ceza geldi. Peki, Davut'un hatası yüzünden neden halk cezalandırıldı? Burada İsrail'in bir aile gibi tek vücut sayılması ilkesi devreye giriyor. Ama mesele sadece ceza değil. Tanrı bazen bizi günahımızı göstermek, bizi terbiye etmek ve daha derin bir tövbeye yönlendirmek için denenmelere izin verir. Genelde hatayı şöyle bölüştürmeye meyilliyiz: "%20 Şeytan yaptı, %20 Tanrı izin verdi, %60 Davut yaptı." Kutsal Kitap mantığı böyle işlemiyor. Olayda Tanrı, Şeytan ve Davut; hepsi %100 işin içindeydi ama her biri kendi alanında hareket ediyordu. Şeytan’ın amacı yok etmekti. (Davut'u günaha sokarak İsrail’i vurmak) Ama Tanrı’nın amacı, aynı olay üzerinden halkı arındırmak ve Davut'u tövbeye yöneltmekti. Şeytan kötülük tasarlar, Tanrı ise o kötülüğü bile nihai iyiliğe dönüştürür. Davut bir kukla değildi; özgürce seçti, hata yaptı ve sonuçlarıyla yüzleşti.

  • Hristiyanlıkta Kadınların Kapanması Konusu

    " Hristiyanlıkta kadınlar başını örtmeli midir? Korintliler'de bu yazıyor, fakat bunun o bölgeye has olduğu söyleniyor. O zaman örneğin Romalılar mektubu da Romalılar'a özgü değil mi? Evrensellikte bir problem olmuyor mu? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Yazımıza öncelikle ''Yorum bilimi nedir?'' açıklamasıyla başlayalım: "Hermeneutik, genel anlamda, herhangi bir ifade, anlam, metin ya da sanat eserini yorumlama sanatıdır . Yaygın olan diğer bir tanıma göre hermeneutik, anlama öğretisidir. Hermeneutik tarihsel gelişim süreci içerisinde çeşitli alanlara uyarlanmıştır. Bu alanlardan başlıcaları teoloji, hukuk, filoloji, tarih ve felsefedir. (Kaynak : Bingöl Üniversitesi - Felsefi Hermeneutik)" Korintliler'de geçen bu olayın bölgesel ve o döneme özgü olduğunu neden yorumlamışlar? Teknik olarak bakarsak, Romalılar bölümü de tıpkı Korintliler gibi belli bir dönemde, belli bir coğrafyada yaşayan somut bir topluluğa yazılmış bir mektup. İkisi de tarihsel birer belge aynı zamanda. Ancak ilahiyatçılar bu iki bölüm arasında bir ayrım yaparken, mektubun nereye yazıldığından çok, içeriğin niteliğine odaklanıyorlar. Evrenselliğe etkisi nedir, neden böyle yaptılar birlikte devam edelim. Mektupların Amacı ve İçeriği Farklıdır Korintliler, Kilisede Yaşanan Bir Problemi Çözmeye Yöneliktir: Pavlus bu mektubu yazarken yangın söndürüyordu gibi düşünebiliriz. Korint kilisesinde sürtüşmeler, ahlaki çöküşler ve ibadette kargaşalar vardı. Mektubun yapısı bu yerel sorunlardı. Bahsettiğimiz 1. Korintliler 11’deki başörtüsü meselesi de tam olarak böyle. O dönemde örtünmek, kadının statüsü ve toplumdaki durumu ile ilgili bir semboldü. Pavlus, o günün kültürel kodları üzerinden bir sorunu çözüyordu. Bu yüzden bu kısımlar bağlamsal yorumlanmaya daha açıktır. Romalılar, Teolojik Manifesto: Buradaki durum bambaşka. Pavlus henüz Roma’daki kiliseyi ziyaret etmemişti mesela, yani yerel problemleri çözmeye çalışmıyordu. Bunun yerine Hristiyan inancının temellerini (Günah, Kurtuluş, Tanrı'nın Merhameti) sistematik bir ders gibi anlattı. Konu Romalıların sorunu değil, insanlığın sorunu olduğu için bu bölüm daha evrensel/zamandan bağımsız kabul edilir. İlke ve Uygulama Ayrımı İlahiyatçılar yorumlarken şu bakış açısından bakarlar: "Burada anlatılan şey değişmez bir ahlaki ilke mi, yoksa o ilkenin o günkü kültürel bir yansıması mı?" Korintliler Örneği: Pavlus'un savunduğu asıl ilke ibadette düzen, saygı ve toplumsal kodlara uyumdur. Ancak uygulama (yani bunu başörtüsüyle yapmak) o dönemin kıyafet kodudur. Bugün hakim görüş şudur: Aynı saygı ilkesini, o dönemin kıyafeti olan başörtüsü olmadan da sürdürebiliriz. (Şehveti çağrıştıracak veya talep edecek giyim tarzından uzak durmak gibi) Romalılar Örneği: Ama Romalılar kitabında "İnsan yalnızca imanla aklanır" dendiğinde, bu bir kıyafet kuralı değildir; inancın merkezidir. Kültür ve zaman değişse de inanç esasları şekil değiştirmez. Romalılar Bölümü ve Bazı Başka Bölümler de Tamamen Kültürden Muaf Değildir Mesela Romalılar 16:16 "Birbirinizi kutsal öpüşle selamlayın" der. Bugün kiliselerde kültüre uygun selam veriliyor. Örneğin Amerika'da sadece el sıkışma varsa İstanbul'da sarılarak selamlaşılıyor. Yani Romalılar'ın içindeki bu emirler de bağlamsal görülür ve harfiyen uygulanmaz. Bu Durum İncil'in Evrenselliğini Engellemez mi? "Madem bazı yerlere 'bu kültüreldir, bugün uygulamıyoruz' diyoruz, o zaman bu kitabın evrenselliği zedelenmiyor mu?" Hayır, aksine bu yaklaşım kitabın evrenselliğini koruyan şeydir. Şöyle düşünelim: Biçim ve Dış Değil, Öz Evrenseldir: Eğer İncil, "İbadet ederken mutlaka 1. yüzyıldaki gibi giyinmelisin, onlar gibi selamlaşmalısın!" deseydi, işte o zaman evrensel olamazdı. O zaman sadece eski bir inanç kitabı olurdu ve Afrika'daki, Asya'daki ya da bugünün dünyasındaki bir insana hitap edemezdi. Dışsal Esneklik Sayesinde Her Çağa Ulaşır: Evrensellik kuralları robotik bir şekilde kopyalamak değil, o kuralın altındaki anlamı her çağa taşıyabilmektir. Selamlaşma örneğinden gidelim: İlke (Evrensel): "Kardeşini samimiyetle ve sevgiyle karşıla." Kültürel Uygulama (Değişken): Romalılar için bu yanaktan öpmekti, günümüz batı dünyası için tokalaşmak, Kore için eğilerek selam vermek olabilir. Eğer "ille de öpüşeceksiniz" diye dayatılsaydı, temasın hoş karşılanmadığı kültürlerde bu kitap reddedilirdi. Ama "kardeşçe selamlayın" ilkesi, her kültüre girebilir.

  • Tanrı Neden Kötülüklere İzin Veriyor?

    " Tanrı neden kötülüklere izin veriyor? Allah neden kötülüklere izin veriyor? Allah varsa neden dünyada kötülükler oluyor? Tanrı varsa neden kötü şeyler oluyor? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Bu sorunun cevabını bulmak için en başa, her şeyin başladığı yere bakmamız gerekiyor. Kutsal Kitap’ın ilk sayfalarına, Tevrat’ın Yaratılış bölümüne baktığımızda, Tanrı’nın dünyayı kaos veya acı içinde yaratmadığını görürüz. Yaratılışta her şey iyi ve mükemmeldi. Hastalık, ölüm, savaş veya gözyaşı yoktu. Tanrı, insanı bu mükemmel düzenin içine, bizzat kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşaması için yerleştirdi. Ancak burada kritik bir detay var: Tanrı, insanı iradesiz bir robot olarak tasarlamadı. Eğer Tanrı isteseydi, bizi sadece iyiyi yapmaya programlanmış, asla hata yapmayan, asla kötülük düşünmeyen varlıklar olarak yaratabilirdi. O zaman dünya, hiç acının olmadığı ama aynı zamanda hiç sevginin de olmadığı mekanik bir tiyatroya dönerdi. Neden mi? Çünkü sevgi, ancak bir seçim olduğunda gerçektir. Bir robotu sizi sevmesi için programlayabilirsiniz. Size her gün "Seni seviyorum" diyebilir. Zorla dayatılan sadakat, sadakat değildir. Tanrı bizimle gerçek, samimi ve gönüllü bir ilişki istedi. Bu yüzden insanlığa kainattaki en tehlikeli ve en değerli hediyeyi verdi: Özgür İrade . Tevrat'taki o meşhur ağaç sahnesinde, insan yasak olana elini uzattığında Tanrı neden bileğini tutup onu durdurmadı? Neden o an göklerden inip müdahale etmedi? Çünkü müdahale etseydi, özgür iradeyi yok etmiş olurdu. Bu adil olmazdı. Seçim hakkımızı elimizden alırdı. Tanrı, insanın yanlış yapma pahasına da olsa özgür olmasını, zorla itaat eden köleler olmamıza tercih etti. İnsan, özgür iradesiyle Tanrı’nın düzeninden çıkmayı seçtiğinde o mükemmel uyum bozuldu. Kapı aralandı ve o kapıdan içeri günah, ölüm ve bugün gördüğümüz o kaos girdi. Tanrı ile ilişkimiz bozuldu. Birbirimizle ilişkimiz bozuldu. Doğa ile ilişkimiz bozuldu. Kendimiz ile olan ilişkimiz bile bozuldu. Kendimizden bile bazen nefret eder hale geldik. Yani dünyanın şu anki hali, Tanrı’nın yetersizliğinin değil, insanın özgürlüğünün ve bu özgürlüğü kullanış biçiminin bir sonucudur. Peki Tanrı Şimdi Nerede? Tarihsel kökeni anladıktan sonra, bugünkü tabloya bakalım. Kutsal Kitap Tanrı hakkında üç şeyi netleştirir: Tanrı güçlüdür , Tanrı iyidir  ve Tanrı bilgedir . O Güçlüdür:  Evreni yoktan var eden O’dur. O'nun için imkansız diye bir şey yoktur. O İyidir:  Merhameti sonsuzdur. O Bilgedir:  Biz olaylara buğulu bir camın arkasından bakarız. Resmin tamamını göremeyiz, sadece kenarları seçebiliriz. Ama O, tüm resmi görür. Tanrı hem bu kadar güçlü hem de bu kadar iyiyse, neden hala kötü olaylar yaşanıyor? Acının Kaynağı: Hayatta acıya sebep olan üç temel kırılma noktası vardır: A. Özgür İradenin Bedeli Birinin sarhoş araba kullanıp kaza yapması Tanrı'nın güçsüzlüğü değil, insanın özgür iradesini kötüye kullanmasının trajik bir sonucudur. Özgür irade, hem büyük bir sevgi potansiyeli hem de büyük bir acı riski taşır. Tanrı riski göze aldı, çünkü bizi seviyordu. B. Düşmüş Bir Dünya Şu an yaşadığımız yer, artık mükemmel değil. Günahın girmesiyle birlikte dünya düştü ve bozuldu. Bu bozulma sadece ahlaki değil, fiziksel dünyayı da etkiledi. Hastalıklar, virüsler, doğal afetler, engelli doğumlar... Romalılar 8. bölümde dendiği gibi, dünya sanki doğum sancısı çeker gibi inliyor. Depremler ve yangınlar, bu kırılmış yaratılışın göstergelerinden bazıları. C. Kötülüğün Güçleri Görmezden gelemeyeceğimiz bir de ruhsal boyut var. Kutsal Kitap, kötülüğü organize eden, kışkırtan, görünmez ruhsal güçlerden bahseder. Terör veya saf kötülük içeren olayların arkasında, sadece insan hatası değil, bu karanlık ruhsal etkinin izleri vardır. Bazen Acının bir amacı vardır Bu belki de zor şeylerden biri. Ama acı anlamsız değildir. Acı Bir Megafondur:  Yazar C.S. Lewis’in dediği gibi, "Tanrı zevklerimizde bize fısıldar, vicdanımızda konuşur ama acılarımızda bağırır."  İşler yolundayken Tanrı'yı unutmaya meyilliyizdir. Acı, bizi sarsar ve bu dünyanın bizim asıl evimiz olmadığını hatırlatır. En Büyük Acı, En Büyük Kurtuluşu Getirdi:  Tanrı, acıyı uzaktan izlemedi. İsa Mesih çarmıhta, Tanrı'dan ayrı kalmanın o korkunç acısını yaşadı. (İnsan bedeni yönü) Tanrı'nın en büyük zaferi, en büyük acı (Çarmıh) aracılığıyla geldi. Bu bize şunu söyler: Acı, hikayenin sonu değildir. Bilgi güzeldir ama canınız yanarken bu bilgiler belki de acınızı tam olarak dindirmez. Şu an acı çekiyorsanız, işte bu süreci atlatmanıza yardımcı olabilecek bazı adımlar: Duygularınızdan Korkmayın:  Kutsal Kitap'taki Habakkuk peygambere bakın. Tanrı'ya kızgın olduğunu söyledi, sordu, sorguladı. Tanrı onu çarptı mı? Hayır. Öfkenizi, şüphenizi O'na dökün. O, bu duyguları kaldırabilecek kadar büyüktür. Tanrı'nın Yanıtı, O'nun varlığıdır:  Tanrı acıyı her zaman anında yok etmeyebilir ama O'nun dediği şudur: "Seninle olacağım."  İsa Mesih, tanıdığı Lazar öldüğünde ağladı. O, acılarımıza uzaktan bakan soğuk bir yönetici değil, bizimle birlikte olup bizi teselli eden bir Tanrı'dır. "Artık size kul demiyorum. Çünkü kul efendisinin ne yaptığını bilmez. Size dost dedim." (Yuhanna 15:15) İnsanlara İzin Verin:  Acı bizi izole eder. Yapmayın. Güvendiğiniz kişilere dertlerinizi açın. Acı çekiyoruz çünkü seviyoruz. Acı çekiyoruz çünkü dünya, Yaratılış'taki halinden uzaklaştı. Ama umutsuz değiliz. Kutsal Kitap'ın sonlarında muazzam bir ayet vardır. " Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.” (Vahiy 21:4) Konu hakkında bir film için yazıya tıklayınız : Baraka (The Shack)

  • Tanrı İnsanları Cehenneme Yollar mı?

    " Siz Hristiyanlar Sevgi Tanrısı diyorsunuz ama Tanrı insanları cehenneme yollar mı? Neden Tanrı insanları cehenneme yollar? Allah neden insanları cehenneme yollar? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. İncil okumalarında insanların karşılaştığı en dikkat çekici detaylardan biri nedir biliyor musunuz? İsa Mesih’in cehennem konusundan asla kaçınmamasıdır. Genellikle insanlar Tanrı’nın yargısı veya gazabı gibi kavramları daha çok Eski Ahit'e (Tevrat ve Zebur dönemine) yakıştırır, İsa Mesih'i ise sadece "sevgi pıtırcığı" gibi düşünür. Oysa gerçek şu: İsa Mesih, Kutsal Kitap’taki diğer herkesten çok daha fazla cehennemden bahsetmiştir. Kabul etmek lazım, cehennem üzerine konuşmak veya düşünmek kimsenin hoşuna gitmez, iç karartıcıdır. Ama bir şeyin hoşumuza gitmemesi, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Eğer İsa Mesih iddia ettiği kişiyse (yani insan bedenindeki Tanrı’ysa) ölümden sonra bizi nelerin beklediği konusunda söylediklerine kulak kabartmalıyız. Peki, İsa Mesih Cehennem Hakkında Neler Söyledi? 1. Orası gerçek bir mekan:  Bu kulağa çok basit gelebilir ama önemli bir nokta. İsa, Luka bölümünde "öldü, gömüldü ve cehenneme gitti" derken mecazi bir anlatım yapmıyordu. Yani bizlerin bazen çok kötü bir gün geçirdiğimizde "cehennem azabı çektim" dememiz gibi sadece üzgün veya depresif hissetmekten bahsetmiyor. Ya da bu dünyada başımıza gelebilecek en kötü felaketlerden (yeryüzündeki cehennem) söz etmiyor. Fiziksel ölümün ötesinde, varoluşun devam ettiği gerçek bir yerden bahsediyor. 2. Korkunç bir yer:  İsa oradaki insanların acı ve ıstırap içinde olduğundan bahseder. Şöyle düşünün: Bu dünyada inansın veya inanmasın, şükretsin veya görmezden gelsin; Tanrı herkese bir tür lütuf sağlar. Güneşin doğuşu, lezzetli bir yemek, dostluk, umut, aşk... Bunların hepsi, kaynağı Tanrı olan hediyelerdir. Ancak ölümün diğer tarafında işler değişiyor. İncil'e göre ya Tanrı'yla ve O'nun bu güzel hediyeleriyle yaşarız ya da O'nun olmadığı, dolayısıyla hediyelerinin de (huzur, neşe, sevgi, güvenlik) zerresinin bulunmadığı bir yerde oluruz. İyi olan hiçbir şeyin olmadığı bir varoluşu hayal etmek bile zor. 3. Geri dönüşü yok:  İsa, cennet ile cehennem arasına "büyük bir uçurum yerleştirildiğini" yani kimsenin karşı tarafa geçemeyeceğini söyler. Yani ikinci bir şans, "cezayı çekip çıkma" durumu veya bir kaçış maddesi yoktur. "Cehennemde şu kadar yıl cezamızı çekeriz ve ardından cennete gideriz, çünkü imanlıyız" da yoktur. 4. Sonsuzdur:  İsa orayı sık sık "asla sönmeyen bir ateş" olarak anlatır. Garip gelebilir ama aslında hepimiz sonsuza dek yaşamak üzere yaratıldık. (Adem ve Havva Tanrı gibi olmak istemeseydi, bizler sonsuz yaşayacaktık, ölüm olmayacaktı.) Sormamız gereken soru, bu sonsuzluğu nerede  geçireceğimizdir. Orası adil bir yerdir: Burası insanların en çok takıldığı yerdir. Ama mantık şudur: Cehennem, Tanrı'nın sevgi dolu yönetiminin olmadığı yerdir ki oraya gidenler zaten hayatları boyunca tam olarak bunu, yani Tanrı'sız olmayı tercih etmişlerdir. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, bu yüzden Mükemmel Olan'ın dünyasında yaşamayı hak etmiyoruz. Çünkü o kusursuz yere leke sürecek hiçbir şey girmeyecektir. Tanrı hem sevgi doludur hem de mükemmel derecede adildir. Tıpkı bir suçlunun mahkemede ceza almasını adil bulduğumuz gibi, Tanrı’nın kurallarını ihlal edip O'nun dünyasında yaşayan bizlerin de bir yargıyla yüzleşmesi adildir. Aslında bakış açımızı değiştirmemiz lazım. Hiçbirimiz mükemmel olmadığımıza göre, asıl soru "Neden insanlar cehenneme gidiyor?" değil, "Nasıl oluyor da birileri cennete gidebiliyor?" olmalı. Eğer hayat sadece adalet üzerine kurulu olsaydı, hepimizin sonu hüsran olurdu. Ama inanılmaz haber şudur: Tanrı, bizim gibi kusurlu insanların, ölümden sonra O'nun kusursuz krallığında yaşayabilmesi için bir yol açtı. Bunu da Oğlu İsa aracılığıyla yaptı. İsa dünyaya yargılamak için değil, kurtarmak için geldi. "Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu'nu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun." (Yuhanna 3:16) İsa, bizim hak ettiğimiz o "ayrılık" cezasını kendi üzerine alarak, bize asla hak edemeyeceğimiz bir yaşam sundu. Çarmıhta "Tanrım, beni neden terk ettin?" diye bağırdığında, insan bedeni olarak Yaratıcıdan ayrılma deneyimini yaşadı. O an, bizim yerimize cehennemi (Tanrı'dan mutlak ayrılığı) deneyimledi. Böylece biz bunu yaşamak zorunda kalmayalım diye... Bu sayede cehennem artık kaçınılmaz bir son değil, kaçınılabilir bir tercih haline geldi. Sonuç olarak elimizde bir seçim var. Cehennemden kaçınmak ve Tanrı'nın krallığında bir yaşam sürmek mümkün. Tek yapılması gereken yönümüzü Tanrı'ya çevirmek ve İsa'nın bizim yerimize yaptığı fedakarlığı kabul etmek. Maalesef birçok insan bu lütfu reddetmeyi seçiyor. Şimdiki hayatta Tanrı'nın hediyelerinin tadını çıkarıp O'nu yok saydıkları gibi, ölümden sonra da O'nsuz bir sonsuzluğu, yani kendi tercihlerinin sonucunu yaşıyorlar. Hristiyanlar (ve İsa Mesih), cehennemden insanları korkutmak için bahsetmezler. Tam tersine, uçuruma giden birini uyarmak gibi düşünün bunu. Amaç sevgidir. Bu konuların konuşulmasının tek sebebi, İsa’nın sözlerinin doğru olduğuna inanılmasıdır. Cehennem gerçektir, korkunçtur ama O’nun ölümü ve dirilişi sayesinde oraya gitmek zorunda değilsiniz...

  • İyi Bir İnsan Yaratıcıya İnanmazsa Cehenneme Gider mi?

    " İyi biri Hristiyan olmasa da cennete gider mi? İyi bir insan Allah'a inanmazsa cehenneme gider mi? İyi biriyim ama Mesih İsa'ya iman etmezsem cehenneme gider miyim? İyi bir insan olmak cennete gitmek için yeterli mi? " Öncelikle, soruyu soran değerli kardeşimize teşekkür ediyoruz. Çoğumuzun içinde, farkında olsak da olmasak da taşıdığımız o çok bilindik inanç var: "Ben özümde iyi bir insanım. Kimseyi öldürmedim, hırsızlık yapmadım, elimden geldiğince yardımsever oldum. Seven ve merhametli bir Tanrı, beni neden cennetine almasın ki?" Kendi bakış açımızdan durum gayet makul görünür. Çoğu insan, dünya üzerindeki iyi veya kötü davranışlarına göre cennete veya cehenneme gideceğine inanır. Hatta durum biraz kritik olsa bile, terazinin "iyilik" kefesinin ağır basacağını ve kapağı cennete atacaklarını düşünürler. Ancak İncil'in sayfalarını araladığımızda, bu yaygın inancın tam tersi bir tabloyla karşılaşırız. Tanrı’nın Sözü bize sarsıcı bir gerçeği fısıldar: Sorun şu ki, hiç kimse Tanrı'nın cenneti için "yeterince" iyi değildir. Gözünüzün önüne bir benzetme getirmek istiyorum. Bir kafeye oturdunuz, ağaçların altında bir kafe. İki çay istediniz. Gelen çaylar masalara kondu. Bir bardak, tükürük lekeleri ve dudak kısmı parmak izleriyle dolu. İçinde de bir şeyler yüzüyor gibi. İkinci bardağı da arkadaşınızın önüne doğru iterken hay aksi! Ağaçlardaki kuşlardan biri çayın içine pisledi ve çayın rengi tavşan kanından bembeyaza döndü neredeyse! Hangisi daha temizdir sizce? Hangi bardaktan çay içerdiniz? Ya da ikisini de iade edip yenisini mi alırsınız? "İyi İnsan" Yanılgısı İsa Mesih'e biri gelip "İyi öğretmen" diye seslendiğinde, İsa Mesih ona şöyle bir yanıt vermişti: "Bana neden iyi diyorsun? Tanrı'dan başka iyi olan yoktur."  (Markos 10:18) -Kafası karışan kardeşler için, bu İsa Mesih'in insan yönünün bir yanıtıdır. Daha detaylı bilgi için üçlü birlik konusu.- Bizler "iyi" olmayı, genellikle başkalarıyla kıyaslayarak tanımlarız. Bir katille, bir dolandırıcıyla kendimizi kıyaslar ve "Ben iyi biriyim." deriz. Bunu şöyle bir örneklendirebiliriz: 10 katlı bir binanın tepesinden aşağıya baktığınızı düşünün. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünür. 1.50 boyundaki biriyle 1.90 boyundaki birini ayırt edemezsiniz, herkes size küçük görünür. İşte Tanrı'nın bakış açısı da böyledir. O'nun kutsallık ve mükemmellik standardından bakıldığında, ahlaklı insanla ahlaksız insan arasındaki fark kaybolur. Ömrünüz boyunca aklınızdan gerçekten hiç mi kötü düşünce geçirmediniz? Mükemmel misiniz? Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı'nın yüceliğinden yoksun kaldı. (Romalılar 3:23) Eğer cennete giriş bileti "iyilikler, sevaplar" (yani bizim yaptıklarımız) olsaydı, hiç kimse o kapıdan giremezdi. Çünkü günahlı halimizle cennete girseydik, orayı da mahvederdik. Gözümüzün, organlarımızın değeri bile kaç para ederken, sonsuzluğu nasıl alışveriş gibi iyi işlerimizle satın alabiliriz ki? O zaman iyi işlerimizi karşılık bekleyerek yapmış oluruz , bu ikiyüzlülük olmaz mı? Büyük Yargılama ve Açılan Kitaplar "Sonra büyük, beyaz bir taht ve tahtta oturanı gördüm. Yerle gök önünden kaçtılar, yok olup gittiler. Tahtın önünde duran küçük büyük, ölüleri gördüm. Sonra kitaplar açıldı. Yaşam kitabı denen başka bir kitap daha açıldı. Ölüler kitaplarda yazılanlara bakılarak yaptıklarına göre yargılandı. Deniz kendisinde olan ölüleri, ölüm ve ölüler diyarı da kendilerinde olan ölüleri teslim ettiler. Her biri yaptıklarına göre yargılandı." (Vahiy 20:11-13) Burası, bir Kurtarıcı'ya (Mesih'e, Rab'be) sığınmadan ölenlerin, neden cennete girmeleri gerektiğini Tanrı'ya kanıtlamaya çalışacakları yerdir. Bu sahnede kilit nokta iki farklı kitaptır: Yaşam Kitabı  ve İşler (Ameller, Sevaplar) Kitabı. Hayal edin: insanlar İsa'nın karşısında sıralarını beklerken, O'na neden cennet için yeterince iyi olduklarını anlatmak üzere konuşmalarını hazırlıyorlar. "Bak Tanrım"  diyecekler, "Şu iyi işlerime bak, bunları kötülerin yanına koy, kesinlikle iyiler ağır basacaktır! Mizan terazisinde ben üstünüm!" "Kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişilere İsa şu benzetmeyi anlattı: “Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıktı. 11Ferisi ayakta kendi kendine şöyle dua etti: ‘Tanrım, öbür insanlara –soygunculara, hak yiyenlere, zina edenlere– ya da şu vergi görevlisine benzemediğim için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum.’  “Vergi görevlisi ise uzakta durdu, gözlerini göğe kaldırmak bile istemiyordu, ancak göğsünü döverek, ‘Tanrım, ben günahkâra merhamet et’ diyordu.  “Size şunu söyleyeyim, Ferisi değil, bu adam aklanmış olarak evine döndü. Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.” (Luka 18:9-14) Ama Tanrı, onların "İşler Kitabı"nı açtığında, en iyi sandıkları işlerin bile Tanrı'nın standardı (İsa'nın kusursuz yaşamı) yanında ne kadar yetersiz kaldığını gösterecek. Sonra İsa Mesih, Yaşam Kitabı'nı açacak ve isimlerini orada arayacak. Kurtarıcıya iman etmemiş olanların isimleri orada olmayacak. Bizim bir Kurtarıcıya ihtiyacımız var. Tanrı Bizi Nasıl Değerlendirir? Elçi Pavlus, Romalılar'da (Bölüm 2), Tanrı'nın yargılamasında kullanacağı yolu açıklar. Bu yolun bize nasıl kurtulacağımızı değil, kendi çabamızla neden kaybolmuş durumda olduğumuzu gösterir: Gerçeğe Göre:  Tanrı bizi başkalarıyla kıyaslamaz, mutlak gerçeğe ve Kutsal Kitap'ın standartlarına göre yargılar. Tanrı'nın İyiliğine Göre:  Tanrı'nın bize yaşamımız boyunca gösterdiği sabır ve iyilik, bizi tövbeye yöneltmek içindir. Eğer bu iyiliği görmezden gelirsek, yargı günü mazeretimiz kalmaz. Biriken Haklı Yargıya Göre:  Tövbe edilmeyen her gün, Tanrı'nın adil yargısının biriktiği bir gündür. Kalp katılığı, insanı ruhsal ölüme götürür. İşlere Göre:  Eğer işlerimize göre yargılanmak istersek, Tanrı en iyi işlerimizi İsa'nın mucizeleri ve kusursuz fedakarlığıyla kıyaslayacaktır. Kimse bu kıyaslamadan galip çıkamaz. Ayırt Etmeden:  Tanrı taraf tutmaz. Zengin, fakir, kültürlü veya eğitimsiz.. O'nun gözünde günah konusunda herkes eşittir. Aldığımız "Işığa" Göre:  Herkes bildiği gerçek oranında sorumludur. Vicdanımız ve yaratılışın kendisi bile birer tanıktır. Bildiğimiz doğruları bile tam olarak yerine getiremiyoruz. Yüreğin Sırlarına Göre:  O gün tüm kapılar açılacak, tüm düşünceler dökülecektir. Kimsenin bilmediği sırlar, Tanrı'nın önünde açık olacaktır. Bu durum korkutucu görünebilir, ancak İncil'in müjdesi (İyi Haber) tam da burada bizleri sevindirir. Tanrı adildir, bu yüzden günahı cezalandırmak zorundadır. Ama Tanrı aynı zamanda sevgidir. Bu yüzden kendi Oğlu İsa Mesih'i, bizim günahımızın bedelini ödemesi için kurban olarak vermiştir. "Çünkü günahın ücreti ölüm, Tanrı'nın armağanı ise Rabbimiz Mesih İsa'da sonsuz yaşamdır." (Romalılar 6:23) Kurtuluş, bizim ne kadar "iyi" olduğumuzla değil, Tanrı'nın ne kadar lütufkar olduğuyla ilgilidir. Bu dünyaya gelmeyi biz seçmedik. Bu yüzden Rab, kurtuluşu kucağımıza bırakıyor. Karşılıksız kurtuluşu almalıyız. "İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı'nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir." (Efesliler 2:8-9) Cehennem bizim için değil, İblis için yaratıldı. Kendimiz bilerek ve isteyerek iblisin ve cinlerinin yanında olmayalım. “Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler, çekilin önümden! İblis'le melekleri için hazırlanmış sönmez ateşe gidin!" (Matta 25:41) Eğer iyi bir insan olduğunuza güveniyorsanız, bu durum delik bir şişme yelekle okyanusa açılmak gibidir. Samimiyet tek başına yetmez, doğruyu kabul etmek gerekir. Kollarınızı ne kadar samimiyetle çırparsanız çırpın, uçamazsınız. Cennet, iyi insanların gittiği bir yer değil; günahlı olduklarını kabul edip, Tanrı'nın lütfuyla bağışlanmış insanların, yani aklanmışların gittiği yerdir. Henüz vakit varken ve bunu okuyorken, bu eşsiz lütfa sarılın. Ya da lütfen bu lütfun ne olduğunu araştırın. (Lütuf: Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik; armağan, kayra, ihsan, inayet, atıfet. -Kaynak TDK-)

bottom of page